Hoş geldiniz

Guclu dusunce ve hakikat ancak özgür bir iklimde tezahur edebilir, ortaya cikabilir ve taraftar bulabilir. İnternet ortaminda insanlarin mantiklarina yatmayan, objektif olmayan ve gerceklikten uzak dusuncelere uzun sure itibar edilmez. Hakikat zamanla mukayyet değildir. Bazen zaman zincirini kırar, birdenbire ortaya çıkar ama namahremler nazar edemezler. Bazen ise zaman ipine dolanır ve sabırla gününü bekler.

Bundan dolayıdır ki insanlarin aklina, mantigina dayanan, rasyonel bir zemin ustune insa edilmis dusuncelerin internet ortaminda zemin bulmasi, yayilmasi ve kitleleri etkilemesi cok kolaylaşmistir. Artik muhtiralarin bile internet ortaminda verildigi, protestolarin sanal ortamda ortaya ciktigi bir zeminde degisimlerin de cok hizli olmasi kacinilmazdir. Bu cercevede bu blogta karinca kararinca olaylari irdelemeye çalışiyoruz.

İddialı değiliz. Zaten düşünceleri ifşa ederken iddialı olmak düşüncenin gücüne ve muhatabın aklına hakaret sayılır.

22 Temmuz 2011 Cuma

Terör Meselesi ve Kürt Meselesi

Son zamanlarda Silvan'da yaşanan menfur ve yürek yakan terör saldırısından sonra entellektüel seviyede bazı tartışmaların ve de ayrışmaların yaşandığı görülüyor.
Bazı yazarlar, daha önce terör meselesi ve kürt meselesi şeklinde bir ayırım yapmıyorlardı. Bu olaydan sonra, bu konuda ayırım yapmaya başlayanların sayısında artış görülüyor.

Bu yazının en sonunda söylenecek olan kanaati en başta söylemek isterim. Kürt meselesi, terör meselesinden tamamen ayrıdır. Terör ile mücadele her tür araç kullanılarak yapılması gerekirken, kürt meselesinin çözümü için acilen yasal reformlar yapılmalıdır.

Alper Görmüş, Taraf gazatesindeki bugünkü (22.07.2011) köşesinde bu meseleye değinmiş. Ama açıkca şiddet ve silah sayesinde Kürt meselesinin çözüme yakınsadığını iddia etmiş.
Bu tespiti "demokrat" olarak bilinen bir yazarın aslında şiddetten meded uman biri olduğunu ve demokrat payesini haketmediğini gösteriyor.
Şu paragraflar Görmüş'e ait;
"Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenlerin (AK Parti dâhil) hiçbir zaman açıkça kabul etmedikleri bu durum (yani oyunun PKK zoruyla bozulduğu), PKK’yla arasına mesafe koyan, hatta AK Parti’ye oy veren Kürtler’in dahi kabul ettiği bir gerçektir.

Bazı sol ve liberal çevreler de “Kürt hareketi silaha hiç başvurmasaydı, haklar açısından bugün daha iyi bir noktada olunurdu” şeklindeki görüşleriyle, oyunun PKK zoruyla bozulduğunu kabul etmiyorlar.

Ben, hayatında silahla en küçük bir ilişkisi olmamış, bırakın şiddet uygulamayı, birine bağırmayı bile şiddet sayıp ondan dahi uzak durmuş biriyim, PKK şiddetini de her zaman lanetledim; buna rağmen bu sol ve liberal çevrelerin tesbitlerini kesinlikle gerçeklikten uzak buluyorum.


Zor oyunu bozmasaydı, bugünkü resmî tezimizin 1970’lerdekinden, 80’lerdekinden farklı olacağının bir garantisi var mı? Kürtler’e, “PKK ve PKK şiddeti olmasaydı da Türkiye Cumhuriyeti temsilcileri ‘Kürt kimliğini tanıdıklarını’ ilan ederlerdi” deseniz, Kürtler buna inanır mı? "


"Zor oyunu bozmasaydı" ne demek Allah aşkına?
Yani, şiddet ve silah çözüm mü getirdi?
Peki, alevilerin sorunları, azınlıkların sorunları, başörtüsü sorunu, darbecilerin sorunu, Ergenekon sorunu gibi bir çok sorun şiddet sayesinde mi çözüm yoluna girdi?
Eğer şiddet çözüm olsaydı, Şükrü Mustafa'ların şiddeti Mısır'a devrim getirirdi.
Ama Mısır'a devrimi silah değil, şiddete başvurmayan halk hareketleri getirdi.

Silahı ve öldürmeyi bir çözüm yolu olarak öngörmek ve bu yola başvuranların legalize etmek zannımca bu uğurda öldürülen binlerce kişinin kanında pay sahibi olmaktır.

PKK tüm kadroları ile beraber hem tasfiye edilmeli hem de yargılanarak hesap verilmesi sağlanmadığı müddetçe bu ülkede toplumsal barış, huzur ve sukun sağlanamaz.
Şiddeti ve silahla insanları öldürmeyi seçmiş kişileri affetmek ile nasıl bir barış sağlanabilir?

100 Mazlumu öldürmüş bir caniyi affetmekten nasıl bir hayır çıkar?

Hiç bir hayır çıkmaz.

Terörü seçenler hakkettiği cezayı görmez ise o zaman en küçük bir hakkı çiğnenenin silaha başvurmasını kim engelleyecek?

Dolayısıyla her devlet, kendisine meydan okuyan şakiye hak ettiği cezayı vermekle mükelleftir. Aksi takdirde hakimiyeti sağlanması mümkün olmaz.

PKK'nın çıkışı kürt meselesinin bilinirliği sağladığı iddiası bir saçmalıktan ibarettir.
Tam tersine kürt meselesinin çözülmesi engelleyen ve toplumun bu meselede atılacak adımları taviz olarak görmesine neden olan müthiş bir trajedidir.
PKK, tarih boyunca kürtlere yapılmış en büyük kötülüktür.
Bunun dışardan biri olarak değil içeriden biri olarak söylüyorum.
Bir doğulu olarak söylüyorum.
Doğulaştırılmış bir doğulu değilim ama.

Fakat, demokratik haklar için her tür düzenleme hızlıca yapılmalıdır.
Toplumun tüm kesimlerin her tür hakkı demokratik bir sistem içerisinde karşılanması zaten en doğal konudur.
Türkiye demokrasisi henüz emekleme aşamasından çıkamamıştır.
Bu demokrasiyi toplumsal barışı sağlayacak şekilde up-grade etmek gerekir.

Yeni Anayasa bu çerçevede bulunmaz bir nimettir.

Yeni Anayasa sayesinde Kemalizmin belinin çökertilmesi mümkündür.
Kemalizm bu ülkede tüm sorunların anasıdır.
Hangi soruna el atarsanız atın Kemalizm ise bağlantısını görürsünüz.
Kürt sorununun bu kadar dallanıp budaklanması KEmalizmin eseridir.
Kemalizmin çağdışı ve insanlık dışı ırkçılık anlayışı olmasaydı ne kürt meselesi bu hale gelirdi ne diğer halkların meseleleri.

Dolayısıyla Kemalizmi gerileterek demokratikleşmeyi ilerletmek ve bu suretle kürt meselesini çözmek gerekir.
Fakat bu yapılırken teröre karşı her türlü mücadelede en iyi ve koordineli bir biçimde verilmelidir.
Devlet olmanın gerekliliği budur çünkü.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Benim Müstebidim İyidir!

"İstibdat kimden gelirse gelsin tokatımı vururum. İstibdat ittihat ve terakkiden gelirse tokatımı vururum, Cumhuriyet dönemindeki zorbalıklardan gelse tokatımı hemen ama 2. Abdulhamit’ten gelirse vurmaktan çekinirim."

Olur mu böyle bir şey.
O zaman bizim müstebidimiz iyidir demek olur.
İstibdat neden bu kadar kötüdür?

Neden bir çok düşünür istibdatın, zorbalığın her türlüsüne karşı bu derece şeddid davranıyorlar?
Bence, bunun sebebi istibdatın Allah'ın mülküne müdahale olmasından kaynaklanıyor.
Allah insanları yaratırken hür bırakmış ama gideceği yolu göstermiş ve bu yola gitmeleri özgür iradenin seçimini vermiş.
Allah, Uluhiyet cihetiyle tüm insanları yaratıktan sonra serbest bir biçimde imtihana tabi tutuyor.
Yani ayırım yapmıyor. Kimse ezmiyor, kimseyi rızıksız bırakmıyor. Herkesi kendi nefsiyle mücadelesinde özgür bırakıyor.
Ama müstebitler ne yapıyorlar?
Güç ve kaba kuvvet kullanarak insanları kendi istedikleri şeyleri yapmaya zorluyorlar. Yani Allah tarafından verilmiş özgürlüğü insanlardan haksız ve hukuksuz bir biçimde alıyorlar.
Bununla beraber, hissi istibdat ile de insanların düşünmesi üzerinde ve akılları üzerinde hakimiyet kurmak istiyorlar. Özgür bir biçimde düşünenleri bu düşüncelerden uzak tutmak için türlü türlü araçlara başvuruyorlar.
Bu istibdat çeşitlerinin, zorbalık türlerinin hepsi Rububiyet-i İlahiye zıttır. Allah’a inanan biri hangi hakla insanları ezebilir. Kendi cüz-i iradesinin sınırını bilen bir mümin küll-i iradeye meydan okuyabilirmi?
Bu sırdan dolayıdır ki istibdatın her türlüsüne tokat vurmak zorundayız.
Bu istibdata karşı alınmış bir pozisyondur. Bu pozisyonun şahıslarla ilgisi yoktur. Eğer bir müstebit istibdatı bırakırsa kendisine karşı bir duruş sergilenmesi uygun düşmez. O’nun üstünde hakkı olanların hakkı mahfuzdur.

Bir çok düşünürün ve alimin, Sultan 2.Abdülhamid Han’a karşı aldığı pozisyon haklıdır ve zamanın ilcaatına uygundur.
Bu duruş şahsa karşı bir duruş değil, a şahsın eliyle yapılan istibdata karşı bir duruştur.
Eğer 2.Abdülhamid’in yaptığı hukuksuzlukara karşı “konjonktür öyle gerektiriyordu” gibi bir savunma getireceksek o zaman tüm zalimlerin devirlerindeki durumları hatırlayıp onlara hak vermemiz gerekir.
Bir insan büyük bir düşünür olabilir, cihana hükmeden bir kişi olabilir, evliya olabilir, hatta çok büyük maddi ve manevi sıfatlara haiz bir şahsiyet olabilir. Ama bütün bu sıfatlar bu insanın yaptığı yanlışları haklı çıkarmaz.
Bizim öğrendiğimiz en önemli şeylerden biri, bir insandaki sıfatlar ile o insanın kişiliğini ayırt etmektir.
Bir insanın bir sıfatı çok güzel olabilir ama bir çok sıfatı ise çok rahatsız edici olabilir. Bu durumda yapılacak şey o insanı iyi sıfatı yüzünden tamamen sevmek olmamalıdır. Ya da kötü sıfatı yüzünden ona tamamen düşmanlık beslemek olmamalıdır. Yapılacak en doğru şey, iyi sıfatını sevmek kötü sıfatını ise sevmemektir.
Bir insanın komşusu kendisine tamamen zıt bir fikre sahip bile olsa o insan sırf komşuluk sıfatı yüzünden sevilebilir ve sevilmelidir de.

Çok büyük bir vatansever, vatansever özelliği nedeniyle sevilebilir ama aynı vatansever aynı zamanda büyük bir zalim ise onun zülmüne karşı çıkmak ve onun yüzüne zülmünü haykırmak herkesin boynuna farzdır.

27 Ocak 2011 Perşembe

Demokrasiye Yolculuğa bir iki ....

Bütün monarşilerin, oligarşilerin, vesayetçi rejimlerin, anti demokratik düzenlerin ve anarşilerin en temel özelliklerinden biri de yargılarının adalet dağıtamamasıdır.
Bir rejimde halkın temel haklarını ve menfaatlerini koruyan son mercii yargıdır ve hukuk düzenidir.
Son merci, hakkı, haklıya vermiyorsa o rejimde insanlık her daim ayaklar altında olacaktır.
İnsanlıkla beraber mülkiyet de ayaklar altında olacaktır.
Çünkü hakkın korunmadığı ortamda malın ve mülkün esaslı bir biçimde korunması mümkün olmaz.
Bu yüzden de adalet mülkün temelidir.
Eğer adalet olmazsa mülkü koruyacak hiç bir yapısal mekanizma işe yaramaz.

Bir an için Nozik'in haklı olduğunu düşenelim.
Ve herkesin bir mafya tuttuğunu ve güvenlik ihtiyacını bu mafya ile karşıladığını kabul edelim.
Bu takdirde eninde sonunda mafyalar arasında kavga çıkacak ve en güçlü mafya diğerlerinin üstünde hükümranlık kuracaktır.
Kurduğu bu hükümranlığın devam edebilmesi için çeşitli kurallara ihtiyaç duyucaktır.
Bu kuralların işlemesi için adaleti sağlayacak hakimlere ihtiyaç duyulacaktır.
Neden?

Çünkü bu adalet ihtiyacı temel bir ihtiyaçtır. İnsanlığın fıtratına derc edilmiş bir hasiyettir.

İster polis devleti olsun, ister mafya devlet, isterse hukuk devleti.
Farkeden tek şey adaletin işlemesidir.

Türkiye, Devlet olarak bir demokrasi yoluculuğuna çıkmıştır ama bu yolculuk sürekli yoldan çıkarmalarla, yolda olan eşkiyaların yol kesmesi ve tecavüzleri ile her daim kesintiye uğramıştır bugüne kadar.

Bugün artık bu demokrasi yolculuğu en temel mekanizma olan hukuk devleti açısından dönülmez ve döndürülemez bir yola girdiği görülüyor.
Artık en temel düzenlemeler bir biri ardına yapılıyor.
Bunun ilk aşaması HSYK düzenlemesiydi.
HSYK düzenlemesi, çok iyi kurgulanmış bir bürokratik oligarşiyi mükemmel bir şekilde ekarte etti.
Yaklaşık 4 ay geçmesine rağmen HSYK, yargıya güzel bir düzen getirmek noktasında çok önemli adımlar attı.

Ama yargının diğer iki önemli bacağı eksik kaldı.
Bunlardan en acili Danıştay, diğeri ise Yargıtay.
Öncelikle bu iki kurumdaki üyeler, tüm birinci derecedeki hakim ve savcıları temsil eden bir nitelik arz etmiyor.
Daha çok birbirine destek veren kişilerin olduğu, bir çok akrabanın aynı anda üye olarak çalıştığı değişik bir yapı.
Bu yapı demokratik değil.
Çünkü bu yapının seçtiği 5 kişilik eski kurul tarafından seçilmiş kişilerden oluşuyor.
Bunu kırmanın yolu bu kurumlara en az var olan üyeler kadar yeni üye atamaktan geçer.
Ayrıca, bu kurumların görev süresini de sınırlamak lazım.
Danıştay ve Yargıtay'a üye olan olarak seçilenler emekli olana kadar bu görevi yapması doğru değil.
Burdaki görev süresi sınırlandırılmalıdır.
Anayasa Mahkemesi üyeleri bile 12 yıllık bir dönem için seçiliyorken Yargıtay ve Danıştay üyelerinin emekli olan kadar görev yapmaları yanlış bir uygulama.
Bunların yeniden seçilmeleri mümkün olmalı ama görev süreleri maksimum 15 yıl ile sınırlı olmalıdır.

Bu konuda yapılan bir tasarı meclise sevk edilmiş durumda.
Bence bazı eksiklikleri var.
Atanacak üye sayısı yeterli değil.
Özellikle yargıtaya atanacak üye sayısı en az 500'e çıkarılmalı.
Burda çalışan hakimlerin görev süreleri de sınırlandırılmıyor.

Bu düzenleme eksikleri tamamlanarak Meclisten 3 ay içinde çıkarılırsa Ülkemizin demokrasi yolculuğu artık geri dönülmez bir otobana girmiş olacak.
Bu otoban bizi hukuk devleti ligine çıkaracak.
Yeni anayasamızı da çıkarırsak bu ligde iyi bir yere bile gelebiliriz.
Esasen tüm dünya için örnek bir demokrasi olmak mümkündür.
Tüm çıkar kesimlerinin çıkarlarını maksimize edecek bir sistem kurmak mümkündür.

Böyle bir sistem için gerekli olan maddeler bu topraklarda fazlası ile var.
Başka bir zaman bu mekanizma için görüş teatisi bağlamında yazmaya çalışırım inş.

11 Ocak 2011 Salı

Şeyh Sunusi ve Halifelik

Star Gazetesinde Doç. Dr. HAKAN ÖZOĞLU(Central Florida Üniversitesi Öğretim Üyesi) bu hafta Şeyh Sunusi ile ilgili hayli enteresan bir yazı yazdı.
Türkiye demokratikleştikçe, kişisel hak ve özgürlükler geliştikçe bu konularda kalem oynatan değerli araştırmacılar da artacaktır.

Özoğlu, "Mustafa Kemal'in, Abdülmecid Efendi yerine daha uysal bir halife seçtirmek istediğini ve bunun için Şeyh Sunusi'ye teklif götürdüğünü, Abdulmecid efendinin aslında halifeliğin ötesinde saltanat amacını da koruduğunu fakat yeni rejimin bundan ürktüğünden Hanedan dışından birilerine halifelik götürdüğünü" iddia etmektedir.

Hakan hoca bu görüşe Amerikan diplomatlarının yazdıkları ve uzun süredir kamuoyuna açılmış olan belgelere dayanarak söylüyor.
Bu belgeler arasında Cumhuriyet'in ilk yıllarına ait pek çok önemli rapor ve istihbarat bilgileri olduğunu ifade ediyor.

Hakan hocanın yazdıklarını okuyalım ve ardırdan kendi değerlendirmemize geçelim:
" 'ABD Dışişleri Bakanlığı Türkiye'nin İçişleri ile İlgili Belgeler' başlığı altında tasnif edilen ve ABD'nin milli arşivlerinde araştırmacılara sunulan bu belgelerin içinde Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet dönemi hakkında binlerce ilginç bilgi bulunmakta.
ABD arşivlerinde 867.00/1801 sayılı “Gizli” ibaresiyle 17 Haziran 1924'de gönderilen bir yazı, Mustafa Kemal Atatürk'ün 3 Mart 1924'de halifeliği kaldırmadan önce Halife Abdülmecit'i değiştirip yerine Kuzey Afrikalı Şeyh Ahmet el Sunusi'nin İslam Halifesi seçilmesine destek vermeyi teklif ettiğini iddia ediyor. ABD Yüksek Komiseri Amiral Mark L. Bristol tarafından Amerikan Dışişleri Bakanı'na (adı yazılmamış ama Charles E. Hughes olmalı) gönderilen raporda Amiral Bristol kendisine Şeyh Sunusi'nin özel sekreteri Osman Fahrettin tarafından İstanbul'daki büyükelçilik binasında bir ziyaret yapıldığını anlatıyor ve bu görüşmenin sonunda topladığı bilgileri aktarıyor.

Uysal halife arayışı

İlgili kısmın tercümesi şöyle: “Geçenlerde Ahmet Şerif el Sunusi'nin özel sekreteri Osman Fahrettin Bey ile birkaç görüşme yaptım. Size “çok gizli” statüsünde gönderdiğim bu bilgiler Türkiye'deki politik ve dini konular üzerinedir. Çok iyi bilindiği gibi Şeyh Sunusi Türkiye'deki milliyetçi hareketin ilk aşamalarında bu hareketin dini konulardaki danışmanı olarak önemli roller oynadı. Saltanatın kaldırılmasını ve halifeliğin tamamen manevi bir alanda kalmasını onayladı. Aynı zamanda, İslam'ın Türkiye'deki modernleştirilmesi çabalarına sempati ile bakmaktaydı. Halifeliğin geçen Mart ayında kaldırılıp Abdülmecit'in sınır dışı edilmesinden kısa bir süre önce Mustafa Kemal Paşa Şeyh Sunusi'ye, eğer Türkiye dışında yaşamayı kabul ederse, halife olmasını destekleyeceğini söyledi. Bu teklifi şeyh reddetti ve Abdülmecit'in manevi kapasitede halife olarak İstanbul'da oturması taraftarı olduğunu açık bir şekilde izah etti. Bunun üzerine Ankara Şeyh Sunusi'ye verilen ödeneği iptal etti.”
...Mustafa Kemal'in halifeliği kaldırmasının en önemli sebebinin “işlemez hale gelmiş bir müesseseyi ortadan kaldırmak” değil de Ankara'ya rakip olma potansiyeli olan Osmanlı hanedanını tamamen saf dışı bırakmak ihtimalini değerlendirirsek. ...

Dini olarak Türkiye içi ve dışındaki Müslümanlar arasında bir karizması olan Şeyh Sunusi, Kemalist hareketin bir sempatizanı ve hatta bu rapora göre maaşlı bir destekleyicisi olarak Ankara'nın düşündüğü yeni halife imajına uyuyor. Kökleri İstanbul'dan çok uzaklarda olan bu şeyhin İstanbul'da oturan Osmanlı hanedanı kadar yeni rejime tehdit oluşturması imkânsız. Fakat Ankara her ihtimale karşı Sunusi'nin Türkiye dışında yaşaması şartını koşuyor. ...

867.00/1812 numaralı ve 26 Temmuz 1924 tarihli yine Bristol tarafından Dışişleri Bakanı'na gönderilen başka bir kriptoda şunlar kayıtlı: Fahrettin Bey'in anlattığına göre Mustafa Kemal Paşa dini konulardan dolayı Türkiye'de problemler çıkmasından tedirgin olduğu için Şeyh Sunusi'nin desteğini arıyor. Mustafa Kemal, Şeyh Sunusi'ye birkaç hafta önce şunu teklif etti: Eğer dini karizmanı kullanıp Türkiye'deki dinci unsurları yatıştırırsan, ben de Kahire'de yeni halifeyi seçmek için toplanacak olan Pan İslam Kongresi'ne bir heyet gönderip senin halife seçilmene yardım ederim. Eğer halife seçilirsen İstanbul'da ikametine de rıza gösteririm.

Burada halifelik makamına karşı olduğu iddia edilen Mustafa Kemal'in Kahire'ye delege gönderip yeni halifenin seçimlerini etkilemeye gücü olup olmadığı tartışılır ama iddia çok ilginç. Şeyh Sunusi'nin, halife seçilirse İstanbul'da oturmasına izin verileceği bilgisini şöyle anlayabiliriz. Mustafa Kemal İstanbul'da oturan bir halifeyi yurt dışında oturandan daha kolay kontrol edebileceğinin farkına varmış olabilir. Ankara'nın değişen tutumunu takip etmek açısından aynı konuda bir belge daha vermek zorundayım. 23 Ocak 1925 tarih ve 867.00.1837 sayılı bu belge ise Mustafa Kemal'in Pan İslam Konferansı'ndaki desteğini şu şarta bağlıyor: Şeyh bütün konuşmalarında Türkiye hakkında iyi konuşacak ve onun İslam dünyasındaki eski yerine yükselmesi için yardım edecek.

Bütün bunlardan Mustafa Kemal'in yeni Türkiye'yi İslam dünyasından koparmak fikrinde olmadığını aksine yeni rejime İslam dünyası içinde yer aradığını çıkarabiliriz. Tabii bütün bunları yeni rejime ve Ankara'nın iktidarına bir zarar gelmeyecek şekilde yapma arzusu da gayet açık olarak belli. Biliyoruz ki Kahire'deki Pan-İslam Konferansı bir halife seçemeden dağılıyor ve Türkiye'deki yeni rejimin sözünden çıkmayacak bir halifeye ihtiyacı kalmıyor.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Eğer doğru ise, bu bilgiler Mustafa Kemal'in halifelik konusundaki fikirlerinin bizim öğrendiğimiz kadar sert olmadığını gösteriyor. Bu Mustafa Kemal'in başarılı politikacı kimliğine önemli bir belge sayılabilir. Peki, bu belgelerdeki bilgilerin doğru olduğunu ispatlayabilir miyiz?

Osman Fahrettin, Bristol'e başka konularda da çok ilginç bilgiler veriyor; mesela Rauf Orbay ve Refet Bele'nin İngiliz modeli gibi bir meşrutiyet rejimi yanlısı olarak gizli bir örgüte üye olduğu gibi. Onu da başka yazıya bırakalım.
"

Hakan Hoca M.Kemal'in siyasi zekasını vurgu yaptığı bu yazıda Şeyh Sunusi'ye yaptığı bu teklifin nedeninin halifelik konusundaki fikirlerinin çok sert olmadığına yoruyor.
Bence yanılıyor.
Halifelik konusundaki fikirleri gayet net.
Ta öğrencilik yıllarında ve ilk görev yıllarında kendi eliyle tuttugu not defterinde hangi degisiklikleri yapacagini yazmis ve hersey kafasinda var.
Ama zihninde net olmayan sey ise toplumun gosterecegi rekleksin nasil olacagi.
Bu yuzden gecis donemi için Şeyh Sunusiyi gorevlendirmeyi dusunuyor. Çunku seyh sunusi mısırda ve doguda buyuk isler yapmis biri ve yuksek bir maas ve maddi imkan taninmis.
Ayrica mizac olarak kavgaci biri degil.
Dolayısıyla iyi bir aday gibi gorunmus.
Bu yuzden de bu teklif yapilmis. Ama Şeyh Sunusi bu teklifi kabul ederse ne derece zor bir durumda kalacagini goruyor ve kabule yanasmiyor. Kendisi bir Afrikali. Osmanli kilicla aldigi halifeligi almasi bir yana korumasi belki tum ailesine mal olacak diye dusunuyor olmali ki bu teklifi kabul etmemis.

Şeyh Sunusiye çok geniş yetkiler verilmiş oldugunu biliyoruz bu teklif yapılmadan önce.
Hem Vaizlik, hem diyanette söz sahibi bir alimdir.
Kurtuluş savaşında ve öncesinde büyük hizmetleri olmuştur.
Mustafa Kemal, Bediüzzaman Said Nursi'yi Şeyh Sunusi gibi yetkiler ile doguda gorevlendirmek ister ve tekliflerde bulunur. Bu teklifler, milletvekilliği, diyanet azalığı ve umumi vaizliktir.
Fakat Said Nursi bu teklifleri kabul etmez.
Bunun tarihi de 1922'dir.

1924 yılından itibaren bu tarz tekliflerin kimseye yapılmadığını goruruz. Bunun sebebi ise artık inkilap dönemi başlamış olduğu ve muhalefetin büyük bir oranda diskalifiye edilmeye başlandığıdır.

Dolayısıyla bu iki zatın teklifleri kabul etmemesi bu zatların ileri goruslugunden kaynaklanmaktadır.
Kendilerinden istenilen gorevlerin gecici gorevler olduğunu gormusler ve istikbalde daha buyuk hizmetler etmek icin bu gorevleri kabul etmemişlerdir.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Cari Açık

Cari Açık sorunumuz tekrar tepreşti.
Şu an 9 aylık cari acığımız 32 milyar dolar.
12 aylık açığın 45 milyar dolar çıkması hiç şaşırtıcı olmayacak.
Peki cari açık neden yükseliyor.
Halbuki ne güzel büyümeye başlamıştık, ihracatımiz çok iyi gitmese de hızlı bir toparlanma gercekleştiriyorduk.
2010 yili büyümemiz yüzde 8'in üzerinde olabilecegi bile soyleniyorken bu agzımızın tadını kaçiran cari açık nerden çıktı?
Cari açık bizim yüzümüze tutulan bir aynadır.
Bu aynada ülkemizin tüm ekonomik gorunumu gorunuyor.
Eger yapısal sorunlarımızı çözmezsek cari açık diye bir sorunumuz biz olduğumuz muddetçe ilelebed olacak.
Cari açığı çözmenin ilk yolu tasarrufları artırmaktır. Özel tasarrufları kamu politikaları ile direkt artırmak rasyonel degil iken kamu tasarruflarını artırmak mümkündür. ÖZellikle faiz dışı fazlayı artırmak suretiyle kamu tasarrufları artırılsa cari açık bir nebze kontrol altında tutulabilir. Ama bu yolun büyüme üstünde maliyeti olacaktır.
Bir diğer yöntem iyi bir dış ticaret stratejisine sahip olmaktır. Malum dış ticaret stratejimiz esaslı bir strateji değildir. Bu yüzden firmalarımız kolaya kaçarak fason mal üretme, dünyada trendi tutan malları taklit ederek piyasaya sunma konusunda uzmanlaştılar. Artık bu alanda tek rakibimiz Çin!!

Fakat bundan dolayı da yurtdışında belli başlı fuarlarda ya bizi almıyorlar ya da alınca Çin'in olduğu aynı pavilyonda yer veriyorlar. Çok yakında Çin üretim noktasında upgrade edecek ve kaliteli mal üretip iyi pavilyonlara geçerek sınıf atlayacak.
Amma biz yerimizde saymaya devam edeceğiz.
Neden Çin sınıf atlamak üzereyken biz hala yerimizde sayıyoruz.
Çünkü biz ihracata dayalı büyüme stratejisini benimsemişiz.
İhracata dayalı büyüme ne demek Allah aşkına?
Yani ihracatın lokomotif olması demek.
Peki nasıl olacak?
İhracatımızın katma değeri ülkenin tasarruf oranından daha düşük iken ihracata sırtımızı dayanarak nasıl büyüyeceğiz?
İhracata dayalı kalkınma stratejisi bizim gibi bir ülke için bir mittir
Olsa iyi olacak bir şeydir amma velakin olmayacak bir şeydir.
ihracata dayanmak için katma değeri yüksek olacak, bir teknoloji ve ar-ge merkezlerimiz olacak, iyi bir dış ticaret stratejimiz olacak, sektörler arası yoğunlaşmayı iyi bir seviyede tutmuş olacağız, iyi bir vergi rejimimiz olacak, iyi bir ihracat destek rejimimiz olacak, iyi bir kredi destek programımız olacak. ...

Peki bunların hangileri var?

Bence hiç biri :((((
Maalesef öyle.

durum böyle iken kendimizi kandırmayalım.
Böyle bir haldeyken cari acığın finansmanı için rahatlıkla sermaye buluyor olmamız bile çok iyi bir şey.
Bu sermaye belki aç canavar hayvan gibi saldırıyor amma gelmez ise de biz büyüyemeyiz şu an.
Çünkü yapısal sorunlarımızı çözmek için kollarımızı sıvamıyoruz.
Derenin kenarından geçerek steril hayatımıza devam ediyoruz.
Uçaklara atlıyoruz, ülke ülke dolaştırıyoruz iş adamlarımızı.
Böylece dış ticareti geliştirdiğimizi zannediyoruz.
Aldanıyoruz.
yanlış yapıyoruz.
...

7 Eylül 2010 Salı

Referandum Tahmini

12 Eylul 2010 tarihinde malumunuz olduğu üzere önemli bir referandum var.
Anayasa'nın çok önemli maddelerinde çok önemli değişiklikler oylanıyor.
en önemli değişiklik anayasa mahkemesinin yapısında yapılan değişiklik.

bir kere anayasa mahkemelerinin üyeleri daha demokratik bir biçimde seçilecekler. Ayrıca, görev süreleri ömür boyu olmayacak. Yani görev süresi bittiği zaman millet arasına çıkacak.

Diğer önemli değişiklik bence askerler ile ilgili düzenlemeler. Kamuoyu bu değişiklikleri çok önemsemişe benzemiyor ama bence çok önemli değişiklikler yapılıyor. Siviller askeri mahkemelerde yargılanmayacağı gibi askerler de sivil suçlardan sivil mahkemelerde yargılanacaklar.

HSYK çok tartışıldı. ORdaki değişiklikte daha demokratik olacak ama yargının problemleri üzerinde bir nebze rahatlık sağlayacak sadece. Yargı ile ilgili kapsamlı bir reform paketi düzenlemek gerekir. Ama öyle bir paket çıkarabilmek için de Anayasa mahkemesinin yapısının değişmesi gerekiyor.

Gelgelelim referandum tahminime.
Bence Evet oyları yüzde 61.8
Hayır oyları yüzde 38.2 gibi
olacak.
Tahmin aralığı +/- 5 puan.
Tahmin aralığının geniş tutmamın sebebi Doğu Anadolu ve Güneydoğu anadoludaki evet oylarının oranı.
Ben bu bölgelerde yüzde 90'a yakın evet oylarının çıkacağını düşünüyorum. Bu bölgelerde sandık başına gidenlerden hayır oyu pek çıkmaz bence.
Ancak bazı mezhepçi vatandaşlar Kılıçdaroğlu etkisiyle hayır diyebilirler bu bölgelerde. Onun dışında pek kimse hayır demez.
Orta anadoluda yüzde 65-75 aralığında evet çıkar.
Karadeniz de 60-78 arasında evet çıkar.
İstanbul ve Ankara'da çoğunluk evet diyecektir.
EGe ve Akdeniz bölgesinde hayırların evetlerden biraz fazla çıkma ihtimali var.

Bu referandumda Adil Gür arkadaşımızın maskesi düşecek. Artık kimse kendisini seçim bilen kişi diye takdim etmeyecek.
Arkadaş fazla siyasallaştı.

Şimdiden hayırlı olsun.
25 eylulde referandum sonuçlarını değerlendiririz artık.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

12 Eylül ve Tarihteki izdüşümler

1957 yılı seçimleri olduğunda Demokrat partiye karşı CHP, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet PArtisinin ittifak etme kararı aldığını biliyormusunuz?
Eğer bilmiyorsanız, şimdilerde referandum için CHP, MHP, DP'nin aynı çizgide buluşmasını hayretle karşılıyorsunuzdur?

1957 yılındaki Millet partisi bugünün MHP'sidir, o günkü Hürriyet Partisi de bugünkü DP gibi küçük bir partidir. O gün BDP yoktu, o sonradan icat oldu ve resim tamamlandı.

Peki başarılı oldular mı?
Hayır, Demokrat Parti oyların yüzde 47'sini aldı ve seçimi çatır çatır kazandı.
610 milletvekilinin olduğu meclise 424 milletvekili seçildi ve Demokrat Parti sandalyelerin 3'te ikisi alarak tek başına iktidar oldu.

Bu dönemi ve sonrasındaki menfur ve adi darbe dönemini inceleyen bazı araştırmacılar ve aydınlar "eğer 60 darbesi olmasaydı Menderes bir sonraki seçimde iktidarı kaybedecekti" diyorlar.
Yani onlara göre Menderes halk nezdinde zemin kaybetmişti ve halk iktidara CHP'yi yakıştırıyordu.
Fakat bu bir laf-ı güzaftır.
Darbe olmasaydı 60 yada 61'de seçim olsaydı o seçimi de Menderes kazanacaktı ve hatta ardından 20 sene de geçse Menderes tüm seçimleri çatır çatır kazanacaktı.

Neden?
Her seferinde Menderes neden halktan güven oyu aldı.
Çünkü Menderes halkı muhatap kabul etti ve kendini halkının efendisi değil hizmetkarı olarak addetti.
Halkın arasına karıştı, yollar yaptı, fabrikalar açtı. Her tarafta kalkınma hamleleri başlattı.
Demokrat Parti milletvekilliği yapmış değerli insan Gıyasettin Emre'nin dediğine göre sabah saat 5'te kalkar fabrikalardaki işcileri ziyaret edermiş.
Onun zamanında 10 yılda Türkiye Japonya'dan sonra en hızlı büyüyen ülke oldu.
Eğer o hız devam etseydi, Türkiye bugün ilk 5 ekonomi arasında olacaktı.

Menderes CHP içinden çıkmıştı, CHP milletvekilliğini yapmıştı. CHP'nin ve halkçı zihniyetin ciğerini ve ciğerinin değerini biliyordu.

Fakat Menderes'in altı boştu, bürokratı yoktu. Etrafındakiler eski devrin rengi boyanmış tuğlalarıydı. O tuğlaları çektiler ve Menderes altında kaldı.

Zaten "ben bir sırrı muğlakım" diyordu. Ne tabanında cesaret vardı ne de tavanında sadaket.
Bir sırrı muğlaktı ama hatalarıyla beraber bir başarı hikayesine imza attı.

Bugün Menderes'in izdüşümü görülüyor.
Bu referandum Menderes'in çizgisini kalınlaştırıyor.
Bu bir iktidarın başarı öyküsü değildir.
Bu bir halkın yönetimi ele geçirme hikayesidir.
Bu halkın egemenliğini elitist burokratlardan teslim alma meselesidir.

Bunun karşısında duranların 1957'deki ittifakın izdüşümleri olduğu, o günkü aktörlerin fikri reenkarnasyonları olduğu ortaya çıkıyor.

Şaşırmıyoruz ama sadece izliyoruz.
Bu sefer oyunun perdesi çok farklı kapanacak.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Hukuk ve Adalet! Herkese ... Her zaman ...

Adalet ve hukuk hem insanlıgı hem de mülkiyeti korur. Adaletin olmadığı yerde en güçlü mafya grubu devleti yönetir, bazen bir den fazla mafya, eşkiya bir araya gelerek oligarşi oluşturur. Ama adalet olunca güç yerine hak'ka bırakacağından mülkiyet de korunur, insanlık onuru da korunur, ekonomi de gelişir.

Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen nefis bir ördek var...

Karakuşi Kadı, fırıncıya 'Ben bunu aldım' demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği bohçalayıp vermiş.

Az sonra ördeğin sahibi gelmiş: 'Hani bizim ördek?'
Fırıncı boynunu büküp 'Uçtu,' deyince iş kavgaya dönüşmüş.

Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayri-Müslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayri-Müslim de peşinde
kovaliyor...

Fırıncı, kaçarken duvardan atlamış ve bilmeden öteki taraftaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş.

Can havliyle kaçan fırıncı önüne çıkan bir Yahudi'yi çarpıp devirmiş, üzeri çamur olan Yahudi de kızıp takılmış fırıncının peşine...

Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı'nın karşısına çıkarmışlar. Kadı sırayla sormuş...

Ördeğin sahibi fırıncıyı,
'Bu adam ördeğimi hiç etti' diye şikáyet etmiş.
Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş: 'Ne yaptın bu adamın ördeğini?' Fırıncı 'Uçtu' demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış: 'Ördeğin karşısında 'tayyar' yazıyor. Tayyar 'uçar' anlamına geliyor. 'O halde ördeğin uçması suç değil' diyerek fırıncının beraatına karar vermiş.

Gözü çıkan gayri-Müslim'e sormuş...
Onun şikáyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş: 'Her kim ki, bir gayri-Müslim'in iki gözünü çıkara, o Müslim'in TEK gözü çıkarıla...'

Davacı 'Ne olacak, şimdi?' diye sorunca Karakuşi Kadı, 'şimdi' demiş, 'Fırıncı senin sağlam kalan öbür gözünü de çıkaracak; biz de onun tek gözünü çıkaracağız.'
Tabii, gayri-Müslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş; fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Bebesini kaybeden hamile kadının kocasına da Karakuşi Kadı, 'Tamam' demiş, 'Karını vereceksin fırıncıya, O yerine yeni çocuk koyacak...' Böyle olunca kadının kocası da şikayetini anında geri almış. Fırıncı bu davadan da kurtulmuş.

Kadı dönmüş Yahudi'ye: 'Senin şikáyetin ne, bre adam?'
Yahudi ellerini açmış, 'Ne diyeyim kadı efendi' demiş, 'Adaletinle bin yaşa sen, e mi!'

şimdi Karakuşi'nin olduğu bir yerde haktan, hukuktan, adaletten, insanlık onurundan ya da kalkınmadan ya da yatırımdam söz edilebilirmi?

Kim milyarlarca dolarını alıp Karakuşi Kadı'nın olduğu bir memlekete yatırım yapmaya cesaret edebilir.

Karakuşilerin saltanatı yıkılmadan hak, hukuk, özgürlük, yatırım, kalkınma, büyüme nasıl bir mana ifade edebilir.

şimdi önümüzde bir fırsat var.
Eski hal muhal.
her hal, yeni hal.
başka yol yok.

6 Temmuz 2010 Salı

Doğu Kudüs’ün Kaderi

Küdüs tarihte en çok üzerinde tartışma yapılmış ve üzerine en çok savaş yapılmış şehirlerden biridir. Bu şehir 6000 yıllık göz kamaştırıcı bir tarihe sahiptir. Tarihi boyunca bir çok savaşa neden olduğundan bugün itibariyle tartışmalara ve kavgalara neden olması da çok doğal karşılanabilir. Her üç dinin de bu şehir ile çok güçlü bağları vardır. Mescid-i Aksa’nın bu şehirde olması, Hz.Davud’un yaklaşık 3000 sene önce yahudilerin 12 kabilesini birleştirerek bir devlet kurması ve buraya başkent yapması, Miraç hadisesinin bu Mescid-i Aksa’da gerçekleşmiş olması, Hz.Davud’un oğlu olan Hz.Süleyman’ın bu şehirde Beytül Makdis’i inşa ettirmesi bu şehrin dinsel önemini ortaya koymaktadır.
Bu şehiri önemli hale getiren bir diğer nokta ise “sekine tabutunun” Hz.Davud tarafından bu şehire getirilmiş olması ve sekine sandığının bu şehirde olabileceğine dair inançtır. Sekine sandığı önemlidir. Önemi sandığın nasıl ve nerede bulunacağı, kimlerin eline geçeceği mevzusundan kaynaklanmaktadır.
Kudüs konusu aynı zamanda devletlerin güç merkezleri ile olan ilişkilerini de belirleyen bir konudur. Yani bir güç iddianız varsa siz mutlaka Kudüs konusu ile ilgilenmek durumundasınız. Ama siz güç merkezlerine payanda olmayı kabul etmişseniz sizin Kudüs meseleniz bağlı olduğunuz güç merkezlerinin politikaları ile paralel gidecektir.
Kudüs Doğu Kudüs ve Batı Kudüs diye ikili bir ayırımı 1948 yılında girdi. Batı Kudüsü İsrail 1948 yılında işgal etti. Doğu Kudüs ise 1967 yılında İsrail tarafından neredeyse hiç mukavemet görmeden işgal edildi. Bu işgalden önce Doğu Kudüs Ürdün Krallığı’nın hakimiyeti altındaydı. Ama bu işgal ne arablar tarafından ne de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmedi. Fakat, Ürdün’ün bu pasif tutumu üzerinde bazı milliyetçi ve radikal hareketler oluşmaya başladılar. Bu oluşumlar belli bir süre sonra Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) çatısı altında toplantı.
Aslında FKÖ 1964 yılında Mısır’ın Devlet Başkanı Abdunnasır’ın desteği ile kurulmuştur ama 1967 olayları sonrasında bu hareket silahlı kanadını kurarak örgütlenmeye hız verdi. FKÖ homojen bir örgüt değildi. Bu örgüt içindeki en büyük oluşum El-Fetih idi ve El-Fetihin başkanlığını Yasar Arafat yürüttü. Bu hareket 2.Oslo Barış Anlaşması’na kadar Filistin ve Kudüs temelinde hareket etti. Ama bu hareketin Kudüs ve Filistin davasında reel politikaya fazlası ile hapsedilmiş olması daha radikal bir örgüt olan 1980’li yıllarda kurulan Hamas’ın görünürlülüğünü artırdı ve Hamas 2005 yılı genel ve yerel seçimlerinde önemli miktarda oy almayı başardı.
Hamas’ın siyaset sahnesinde varlığı hem İsrail’i hem de dünyadaki bir çok yahudiyi mutsuz eden bir gelişme olmuştur. Bundan dolayı Hamas tecrit altına alınmış, Hamas’ın kontrolündeki bölgeler abluka altına alınarak Hamas’ın iktidarı zayıflatılmaya çalışılmıştır. Ama bu durum Hamas’ı Filistin içinde daha güçlü hale getirmiştir. Çünkü ablukanın varlığı Hamas’ın sorgulanmasını engellemiş ve Filistinliler nezdinde meşruiyetini sağlamlaştırmasına neden olmuştur.
Hamas, Filistin meselesinde ve Kudüs meselesinde Filistin ve Arab sokaklarında dillendirilen talepleri seslendirmektedir. Hamas siyaset sahnesinde idealizmi bırakıp reel siyasetin çıkmaz sokaklarına dalarsa arap sokaklarında onun boşluğunu El-Kaide yada kısa bir süre yaşamasına rağmen etkisi hala süren Şükrü Mustafa gibi radikal unsurlar dolduracaktır.
Türkiye’nin son yıllarda dış politikasında belirgin şekilde ayrışan çizgisi aslında hem ortadoğunun hem de tüm dünyanın selametine hizmet etmektedir. Türkiye, bu coğrafyada hem Hamas’ı hem İran’ı masada tutarak ortadoğu ve asya sokaklarında gittikçe belirginleşen batı genelinde ve ABD ile İsrail özelinde oluşan öfkeyi ve nefreti kontrol altına almaktadır.
Türkiye bu politikayı sürdürmez ise geçmişte olduğu gibi her adımını ABD ve İsrail çizgisine bakarak atarsa, ortadoğuda şiddet bir çok devletin tepe taklak olmasına neden olur. Sadece Mısır’da hareketlenmeleri dikkat buyurun, yaklaşan halk ayaklanmasının ayak seslerini duyuyormusunuz? ABD’deki çeşitli oluşumların Mısır’daki gençlere ne tür yatırım yaptıkları görmek için birazcık medyaya kulak kesilmeniz yeterli olacaktır. Ya da bazı arap ülkelerine dikkat edin. Ne kadar rahatsız olduklarını görmüyormusunuz?
Türkiye’nin devlet olarak üstlendiği insiyatif ironik bir biçimde ortadoğudaki demokratik hareketlerin kuvvet kazanmasını engellese de ortadoğunun ateşe verilmesini de engellemektedir. Doğu Kudüs’ün kaderi kendi başına bırakılırsa ortaya çıkacak şiddet ve nefret gölünde kimler boğulur bilemem. Ama bildiğim bir şey varsa Davutoğlu ve Erdoğan ikilisinin sürdürdüğü dış politikanın uzun vadede tüm dünya için – ve de İsril için- inanılmaz olumlu sonuçlar doğuracağıdır. Dolayısıyla Kudüs’ün kaderi, Bakü’nün kaderi, Bişkek’in kaderi, Taşkent’in kaderi ve İstanbul’un kaderi içiçe geçmiştir. Bunlardan sadece İstanbul’un kaderine odaklanmak uluslararası alanda radikal örgütlerin plazlanmasını seyretmektir.

9 Haziran 2010 Çarşamba

İstihbarat, Hakan Fidan ve İsrail

Mavi Marmara gemisi ile ilgili yaşanan israil vahşeti, insanlıktan nasipsiz saldırısı sonrası çok fazla şey konuşuldu, yazıldı ve çizildi. Ama bu süreçte Mossad'tan sadece MİT'in başına Hakan Fidan ile ilgili bir tepki geldi.
Bu tepki daha sonra gelecek bir çok hücümun öncüsümü, yoksa daha sonra geliştirilecek politikalara karşı savunma hattı inşasımıdır bilemiyoruz şu an.
İsrail Türkiye'nin kendisine istahbarat üzerinden meydan okumasından korkuyor olabilir mi?

bir açıdan gerçekten korkuyor olabilir. Çünkü İsrail devlet olarak var olduğu günden bu yana bu bölgede hep Türkiye üzerinden istihbarat ciritleri attı.
Arap ülkeleri ile olan mücadelesinde Türkiye hep güvenilir bir karakol oldu. Hatta bu arap devletleri ve diğer müslüman ülkeler ve gruplar içindeki istihbaratı türkler kanalı ile yaptı ve yapmaya devam ediyor. Yani el kaide içinde neler olup bittiğini öğrenmek istiyorsa orda ihaleyi türk istihbaratçılarına ve ürdün istihbaratına veriyorlardı ve büyük ihtimalle vermeye devam ediyorlardır. Şimdi bu bağını kaybederlerse çok büyük sorun yaşayabileceklerdir. Bir çok operasyonları yüzlerine gözlerine bulaşacaktır.

Bir açıdan korkmalarına gerek de olmayabilir. Çünkü Türkiye içinde birbirinden habersiz onlarca gizli hücreleri vardır. İstihbaratta yeni yapılanma bu hücrelerden bir kaçını devre dışı bıraksa da geri kalan hücreler İsraile istihbarat aktarmaya devam edeceklerdir.

Burda önemli olan nokta şu; Emre Taner gibi çok tecrübeli ve teşkilatı çok iyi bilen birinden sonra eski astsubay emeklisi Hakan Fidan MİT içinde ne ölçüde yeni yapılandırmayı yapabilecektir.?
bir kere teşkilatı tanımaya başlayana kadar en az 2 yıl geçer. Başbakanlık müsteşar yardımcılığı yaptığı dönemde teşkilatı yakından tanımışsa bu süre daha da kısa olabilir.
Teşkilatı yakından tanıdı diyelim, o zaman istediği özelliklerde personel bulması ve bunları yetiştirmesi yılları alacaktır.
Yani MİT'te yeniden yapılandırma düşünüldüğünden daha uzun olabilir.
Burda bir kaç seçenek var. Birincisi, benzer örgütlerden aktarım yapılabilir. Bu seçenek önemlidir.
İkincisi, bölgesel bazlı çalışan bazı kişiler merkeze aktarılıp faydalanma yoluna gidilebilir.
Bir diğer seçenek bazı üniversitelerden öğretim görevlileri yada sivil toplum örgütlerindeki stratejistler ile sözleşmeli hizmet alınabilir. Elbette bu kişiler operasyonlarda kullanılmayacaktır ama strateji geliştirme, dünyayı okuma ve olayları analiz etmede kullanılabilir.

MİT yapacağı önemli bir diğer uygulama, iç temizliğe giderek kendi içinde yasaların dışına çıkmış kişileri yargı önüne çıkarmak suretiyle istihbaratçılığı başıbozuk uygulamalardan sıyırmak olacaktır.

Bir diğer önemli nokta dünyanın her yerindeki sivil toplum örgütleri ile bağ kurmaktır. Bu çok kolay ve maliyetsiz yapılabilecek ve çok çok etkin bir uygulama olur. Özellikle dünyanın her yerinde her türlü haksızlıklar ve hukuksuzluklara karşı çıkan vicdanlı kişilerin çalıştıkları sivil toplum örgütleri var. Bunlar ile hakkaniyete dayanan iyi ilişkiler geliştirilmelidir.

Sonuç olarak tüm bu gelişmeler ve yapılanmalar bir anda olacak şeyler değil. Bunlar içinde iyi yetişmiş, bir çok lisan bilen personel gerekecektir. Ayrıca, iyi hazırlanmış yapılandırma stratejileri gerekir. Sağlam bir bütçe ayrılması gerekir.

Ve ve hepsinden de önemlisi kararlı bir irade gerekir.

Durum bu iken İSrail'in şimdiden kaygılanması ileri görüşlü olmalarından kaynaklansa da bu yeni yapılandırma sürecine bir şekilde müdahil olmak istemelerinde kaynaklanıyor olabilir.
Bunu nasıl mı yapacaklar???
gizli hücreler ne gün için duruyor.

Dikkatli olmak şart...

25 Mayıs 2010 Salı

CaHaPe ve Kotarılmış Yeni Umut

Cumhuriyeti belli bir azınlığın hükümferma alanı olarak gören, halktan alabildiğince uzak durup kaçmaya çalışan Cumhuriyet Halk Partisi eski liderini fevkalede iyi bir biçimde planlanmış bir operasyona kurban verdi.

Onun yerine daha az birikimli, sloganist ama güçlü bir derin desteğe sahip engin ardıçın deyişiyle "emekli banka mutemeti" kılıklı bir kişi olan Kemal bey geldi.
Kendisi soy ismini değiştirmiş sanırım şimdi kılıçdaroğlunu kullanıyor.

2 hafta içerisinde gelişen olaylar inanılmaz iyi planlanmış, kusursuz planın eseri.
Bu planı kim yaptıysa üzerinde oldukça iyi düşünmüş.
Zamanlama mükemmel.
Medya desteği maksimum seviyede.
Kasetteki tehdit unsuru çok dikkat çekici.
Ama seçilen aktör sanki zorla öne ittirilmiş gibi duruyor. 48 beden giyenin üzerinde 56 bedenin durması gibi bir duruşu var.
Hani bir fıkra var; çok zengin adamın biri timsahlarla dolu bir havuz kenarında bir parti vermiş. Partide ikram izzet bolmuş. Partinin ortalarında herkesi havuz başında toplamış ve demişki;
"kim bu timsahlarla dolu havuza atlar ve karşıya kadar yüzerse malvarlığımın yarısını ve dünyalar güzeli kızımı verecem ona"
ama kimse havuza atlamaya cesaret edememiş.
Davetliler arasında Temel de varmış.
Birdenbire büyük bir gürültü kopmuş ve davetliler Temelin büyük bir hızla havuzdan yüzerek karşıya geçmekte olduğunu görmüşler.
Temel yüzmüş yüzmesine ama karşıya can havliyle ulaşıp havuzdan çıktığında tüm davetliler etrafında birikerek söyleceği ilk sözleri büyük bir merakla beklemişler.
Temel "nerde o beni iten ..." demiş.

Aynı bu fıkradaki gibi bir durum sözkonusu. Kemal beyi birileri itti ve itenler çok büyük bir güç sahibi.
Kemal beyi iten el ile kaseti servis eden el aynı el bence.

Çünkü kaset olayı patlak verdiğinde 2 gün boyunca Kemal bey ortada gözükmedi.
Eğer bir siyasi olay olduğunda herhangi bir aktör birdenbire ortadan kayboluyorsa o aktörün çok önemli bir misyonunun olduğunu düşünürüm ben.
Tıpkı Kemal Dervişin 2001'de ortadan kaybolması gibi.

İmdi, olan oldu. Deniz bitti kemal geldi. Bu Kemal istenilen ve beklenilen aktörmüdür yoksa beklenilen aktörün habercisimidir? bunu göreceğiz.
Ama bu kemalden ne celal çıkar ne cemal.

sadece 2 yıl daha bu aktör sahnede kalacak. Belki de 2 yıla kalmadan yeni aktör sahneye fırlayacak.
O aktörden de bir keramet olmadığı anlaşılacak. Sonra aynı tas aynı hamam devam edilecek.

12 Mart 2010 Cuma

YENİ DÜNYA MİMARİSİ VE HEDGED-FAŞİZM

Muhammed Dolgun
(Siyaset bilimci-ekonomist)

Küresel sermaye, daha altyapısı oluşturulmadan küreselleşme sürecini hızlı bir biçimde başlattı. Bu sürecin siyasal ve hukuki zemini yoktu. Bu durum bir çok alanda ciddi boşluklar meydana getirdi ve küresel sermaye bir çok ülkede, hukuki zeminin kendi lehine inşasında büyük bir rol oynadı.

Fakat küresel sermaye bu süreçte ulus devletler ile hükümranlık çekişmesine girdi ve bir çok gelişmekte olan ülkede bu hükümranlık mücadelesinden büyük bir oranda başarı ile çıktı.

Esasen, küresel sermaye dinamikleri itibariyle ulusal devletlerle bir çekişme içindedir. Özellikle Irak savaşında Bush’a karşı büyük bir mücadele veren Saros gibi hedge fon yöneticilerini gördük. Bu gibi kişiler Obama’nın iktidara gelmesine de büyük destek verdiler.

Çünkü bu küresel sermaye yeryüzünde bütün savaşlara karşıdır. Çünkü savaşlar sermaye için toplam talebin azalmasına neden olan dışsal şoklardır. Aynı zamanda savaşlar pazarlara girişi ve mal sevkiyatını çok olumsuz etkileyen faktörlerdir.
Bu savaşa karşı duruş insani bir duruştan kaynaklanmamaktadır. Çünkü bu sermayeye özellikle hedge fon gibi finansal sermayeye “köpek balıkları” denilmektedir ve bunlar “gayri insani iştah” taşımaktadırlar.

Bu küresel aktörlerin küresel planda denetleyicisi ve yol rehberi son krize kadar oluşturulmamıştır. Bunların tek rehberi gayri insani iştahlarıydı. Bu gayri insani iştah, bir çok ekonominin altını üstüne getirdi ve sermaye girdiği bir çok yerde onarılmaz yaralar açtı. Adeta züccaciye dükkanına giren iştahlı fil gibi bir çok şeyi kırdı geçti.
Bunun sonucunda büyük bir küresel krizin gelmesi an meselesiydi. Fakat son iki yıldır yaşanan kriz, eğer bütünüyle atlatılmışsa, çok ucuz atlatılmıştır.

Artık yeni dünya mimarisinin bu kriz kalıntıları altında yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Bu inşada küresel sermaye güç kaybetti ama krize var güçüyle müdahelede bulunan ulusal devletler tekrar zemin kazandılar.
Ulusal devletler bu zemini küresel aktörlere kolay kolay devretmeyeceklerdir. Çünkü büyük bir maliyetin altına girdiler.
Bu süreçte küresel kapitalizm mevzilerini devlet destekli soft kapitalizme bırakıyor. Bu farklı bir düzen. Bu düzen ne kadar uzun soluklu olacak bilmiyorum ama bu yeni halin “izmihlal” mi olacağı yoksa gerçekten reforme edilmiş ve taşları yerli yerine oturtulmuş yeni dünya mimarisi mi olacağını küresel aktörlerin kapasitesi belirleyecektir.

Hedged-Faşizm
Son kriz sonrasi bir çok ülke korunma tedbirleri geliştirdi. Bu para politikası ve maliye politkası uygulamaları yanında bir çok ülke ikili dış ticarette kendi yerel para birimlerini kullanmak için diğer ülkelerle anlaşmalar yapmaya başladılar. Aslında tek para biriminin yerleşmesi yerine ikili ticarette yerel para birimlerinin kullanılması küresel sermayenin hareket alanını daraltan hamlelerdir. Bu durumda bu sermayedarlar girdiği ülkelerde yerel aktörleri daha fazla önemseme durumunda kalacaklar.

Bu noktada küresel sermaye ve yerel aktör çekişmesine örnek google firmasının Çin’deki bürosunu kapatmasıdır. Bu küçük bir olay gibi görülse de olayın taraflarını gözönüne alınca aslında üstünde uzunca durmayı gerektiren bir olaydır. Çin son yıllarda tüm partnerleriyle kendi yerel para birimleri cinsinden ticaret yapmak istemekte ve bu uğurda bir çok ticaret ve swap anlaşması yapmaktadır. Google ise artık küresel bir aktördür fakat bu küresel aktörün tüm dünyada topladığı bilgileri ABD’nin istihbarat örgütlerine aktardığına dair ciddi kuşkular bulunan bir firmadır. Dolayısıyla bu iki aktör arasındaki bilek güreşi izlenmeye değerdir.
Çin yeni dünya mimarisinde bir küresel lider olarak ortaya çıkmak istemektedir. Fakat Çin gerçekleri çok geç keşfetmiştir. Kendi rezervleri dolarda tutarak ne ölçüde ABD’ye bağımlı kaldığını yeni yeni farketmeye başlamıştır ve artık rezerv politikasını tümden değiştirme uğraşı vermektedir. Bütün bu ikili anlaşmalar, swap line’leri hepsi küresel ölçekte merkezkaç kuvvet olma hazırlıklarıdır.
Ama durum bu kadar basit değil. Toplumu bir aktör olarak hesaba katmayanlar eninde sonunda acı gerçekle yüzyüze kalırlar. Çin kendi toplumsal taleplerini daha fazla gözardı etmeden işçi haklarını tanımaya, uluslararası standartlarda işçi haklarını tanımayı ve kendi toplumuna demokratik hakları tanıyıp şeffaflaşmayı becermelidir. Aksi takdirde oturduğu her masada kendi iç siyasi durumunun deşildiğine tanıklık etmek zorunda kalacaktır.
Diğer bir örnek Fransa’nın Renault’un iç üretim kararlarına yaptığı devlet müdahalesidir. Bu müdahale şekli sosyalist ülkelerde ancak görülebilecek müdahaledir.
Son zamanlarda ABD ekseninde yaşanan Toyota sorunu da bu düzlemde ele alınması gereken bir sorundur.

İş burda kalsa ve sadece küresel sermayedarların ehlileştirme operasyonlarından ibaret olsa bu bir çok açıdan hayırlı neticelere gebe olacak bir süreç de olabilir. Ama durumun bu noktada kalmayacağı görülmektedir.
Dünyada bir çok ülkede ileriye dönük korunma amaçlı(hedge) bazı politik duruşlar görülecek ve bu duruşlar yer yer neo faşizme dönecektir.
Bu neo faşizmi, “hedged faşizm” diye isimlendiriyorum.
Bu neo faşizmin ekonomik temelli bir politik duruş şeklinde olması muhtemeldir. Elbette bunun bir çok sosyal sonucunu göreceğiz. Bazı ülkelerde faşizm çizgisindeki politik duruşlar iktidara yaklaşacaktır. Bazı ülkelerde milliyetçi partiler bu dalgadan etkilenip daha marjinal eğilimlere doğru kayacaklardır.
İngiltere gibi küreselleşmenin öncülerinden biri bile bugün kendi ülkesi için korunma tedbirleri geliştirmekte ve kendi bankalarının başka ülkelerdeki yatırımcılara kredi vermesini engellemeye çalışmaktadır. İngiltere’de bu histeri başlamışsa krizden çokça etkilenmiş başta Portkekiz, Yunanistan, İspanya, Rusya gibi ülkelerde iktidarların daha fazla içe kapanmaları, daha fazla milli öğeleri ön plana çıkarmaları ve bir ölçüde yaşadıklarını sıkıntıların vebalini “diğerlerinin” sırtlarına yükleyerek neo milliyetçi bir çizgiye hatta ve hatta faşizme kaymaları ihtimal dışı değildir.
Bu faşizm çizgisi belki de en belirgin biçimde bazı Avrupa Birliği ülkelerinde ve bazı Asya ülkelerinde görülmesi yüksek ihtimaldir. Bu eğilim oldukça tahripkar sonuçlar doğurabilir. Özellikle AB’nin birlik olmaktan çıkıp çatırdamaya başlaması ve Türkiye tartışmaları bu süreçte “hızlandıran etkisi” gösterebilir.
Bu çapta global krizler dünya üzerinde her zaman önemli etkiler doğurur. 1930’lardaki iktisadi bunalım sonrasında Dünya “hard faşizm” ile tanıştı. Bugünkü kriz o zamanki kriz kadar derin değil. Ama bu kriz sonucunda bir çok ülkede krizin sorumluluğu küresel sermayeye ve konvertibl paralara yüklenecek. Bunun sonucunda devletler ve milletler eskisine göre daha fazla içine kapanmaya ve daha fazla korunma ihtiyacını hissetmeye başlayacaklar ve zaten buna başladılar bile.
Bu korunma güdüsü kendisinden olmayanı dışlama etkisini gösterecek ve bunun ucu zaten “soft” bir faşizme çıkar.
Bu neo faşizm dünyanın daha önce acı bir biçimde tecrübe ettiği faşizm kadar tahripkar olmayacak, onun kadar etki alanı genişlemeyecek belki ama küresel birliktelik algısına, farklı milletlerin ve dinlerin bir arada yaşama hevesine ve hakkına büyük bir ihtimalle cidi bir darbe vuracaktır.
Bu tahripkar sonuçları önlemenin yolu küresel aktörlerin ve ulus devletlerin bir an önce biraraya gelerek hakkaniyetli bir yeni dünya mimarisi oluşturmalarıdır.

23 Şubat 2010 Salı

Balyoz operasyonu

Dün yapılan Balyoz operasyonu demokrasi tarihimiz açısından belki de en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilecek.

kolay degil 50 civarında subay gözaltına alındı, hele hele bunlar içerisinde 2 eski kuvvet komutanı var ki, bu daha önce görülmüş bir şey değil.
bunlardan bazıları tutuklanmak için makhemeye sevk edilecek, belki çok azı tutuklanacak,
diğerleri ya savcı tarafından ya da mahkeme tarafından serbest bırakılacak.

ama buna rağmen bu operasyon darbeseverlerin darbe iştiyakına büyük bir darbe vurmuş olacak.

çünkü bütün darbelerde ve anti demokratik hareketlerde hep kendine inanılmaz derecede güvenen ve bana bir şey olmaz diyen psikolojiye sahip kişiler önemli etkilerde bulunurlar.
darbeye yeltenenler bu operasyondan sonra bir kere durup düşünmeye başlayacaklar ve her halükarda artık daha fazla korkacaklar.

bir kere operasyon yapıldıysa bir kuvvet komutanına yada generale bundan sonra benzer operasyonların yapılma ihtimali çok daha fazla artmış demektir.
dolayısıyla artan bu ihtimal demokrasiye müdaheleyi de azaltan bir faktöre dönüşecektir.

bu operasyon eğer iddianameye dönüşmezse o zaman ciddi bir tehlike olur.
ama kamuoyuna baktığınızda hiç kimse bügün böyle bir ihtimal görümüyor. daha önce yapılan büyük operasyonlardan sonra devasa iddianamaler hazırlandı ve açıklandı.
bu iddianemelerin eklerinde çok önemli deliller ortaya konuldu.

şimdi de aynısı yapılacaktır. Bu sefer ellerinde bavul dolusu delil var.

bu bavul dolusu delili taraf gazetesine ve dolayısıyla savcılara ulastıran kişi her kim ise kesinlikle bir demokrasi kahramanıdır. Tarih kendisi demokrasi kahramanı olarak anacaktır.
Artık kendisinden sonra çocuklarına ve sevdiklerine miras olarak hiç bir şey bırakmasa bile bu operasyonun yapılmasına neden olan delilleri mahkemeye kadar ulaşmasını sağladığı için bu kazanım tüm ailesine ve sevdiklerine yeter ve artar bile.

18 Şubat 2010 Perşembe

AĞUSTOS BÖCEĞİ İLE TAVŞAN

Moral bozukluğundan adım atmaya bile dermanı olmayan ağustos böceği, keyifsizce yürürken bir ağacın altına oturmuş elinde bir çöple amaçsızca toprakla oynayan tavşana rastlar:

“Hayırdır tavşan kardeş, pek bir mahzun gördüm seni. Yüzünden düşen bin parça. Neyin var?” diye sorar. Başını kaldıran tavşan, ağustos böceğindeki can sıkıntısını hemen fark eder:

“Senin yüzün de benimkinden pek farklı değil ağustos kardeş.”

Ağustos böceği, “Hiç sorma. Başıma öyle bir iş geldi ki; hiç keyfim yok o yüzden.” der.

“Anlat hele.” der tavşan, “…ben de sana anlatayım sonra.”

“Valla nerden başlasam ki?” diye sazı eline alan ağustos böceği heyecanlı heyecanlı bire bin katarak başından geçenleri bir bir anlatır. Ve “Karınca, ‘Ne mutlu size ama hep türkü söylemek olmaz; kışın da oynayın biraz.’ diyerek benimle alay etti. Yaa işte böyle tavşan kardeş, hem aç kaldım hem de gururum kırıldı. O yüzden sadece moralim bozuk değil aslında, aynı zamanda karıncaya da acayip kızgınım.” diyerek bitirir hikâyesini.

“Valla kızmakta yerden göğe kadar haklısın ağustos kardeş. Hiç olacak iş mi canım!” diye yangına körükle gider tavşan.

“Peki sen? Sen neden böyle Karadeniz’de gemilerin batmış gibisin?” diye sorar ağustos böceği.

“Aslında benim durumum da seninkinden pek farklı değil biliyor musun?” diye başlar öyküsünü anlatmaya tavşan. “Herşey kaplumbağanın ‘O kadar böbürlenme. Kendine de o kadar güvenme. Ben senden daha hızlı koşarım.’ demesiyle başladı” diye anlatmaya koyulur ve o da ağustos böceği gibi heyecanla, kimi zaman gerilerek kimi zaman öfkelenerek anlatır herşeyi. Ve “Herşey bir tarafa, kaplumbağanın herkesin ortasında ve ukalaca bana, ‘Hiçbir zaman kendini başkalarından üstün görme. Sen uyudun, ben çalışarak seni geçtim.’ demesi çok gururuma dokundu. Tüm âleme rezil oldum. İtibarımın yerinde yeller esiyor şimdi. Neden? Hımbıl bir kaplumbağa yüzünden.” diyerek, sinirle yumruklarını sıkarak nokta koyar hikâyesine.

“Haklıymışsın tavşan kardeş. Senin de benden çok farkın yokmuş gerçekten. İkimiz de kepaze olmuşuz hakikaten.” der ağustos böceği.

Bu cümleden sonra ikisinin başı da öne eğilir ve kısa bir sessizlik olur. Sessizlik tavşanın bir anda ayağa sıçramasıyla bozulur:

“Var mısın ağustos kardeş, ikimiz de intikamımızı alalım.” der ateşli bir şekilde.

“Nasıl olacak o iş?” diye sorar ağustos böceği. Tavşan, “Ben gece kaplumbağanın suyuna ilaç koyup onu bir daha konuşamaz hale getireceğim. Böylece bundan böyle toplum içinde hiç kimseyi küçük düşüremeyecek!” der ve ekler, “Sen de karıncanın deposuna girer, ne var ne yoksa çalarsın. Böylece sen de intikamını almış olursun.”

Gözlerini bir aşağı bir yukarı hareket ettiren ağustos böceği kafasında birkaç saniye bazı hesaplar yaptıktan sonra, “Tamam,” der, “ben de alacağım intikamımı.!”

İkisi de şimdiden zafer kazanmış komutanlar gibi kahkahalarla gülmeye başlarlar. Ama hiç hesaba katmadıkları bir şey vardır…

O gece tavşan kaplumbağanın suyuna ilâç koyarken, ağustos böceği de karıncanın deposundan öteberi çalarken polis tarafından suçüstü yakalanırlar. Her ikisi de daha ne olup bittiğini anlamadan kendilerini mahkeme heyetinin önünde bulurlar. “Anlatın bakalım!” der hâkim hindi, “Herşeyi, tastamam, eksiksiz anlatın” der. İki sanık da olup bitenleri yarım yamalak anlatıp tahliyelerini talep ederler tabi ki. Ancak hâlâ kafalarını kurcalayan birşey vardır: Nasıl olur da her ikisi de suçüstü yakalanırlar? Kaplumbağanın da karıncanın da doğaüstü güçleri olamayacağına göre… Nasıl? Onlar bunu düşünedursun; hâkim, şâhidin getirilmesini ister. Kapıdan -tavşan ile ağustos böceğinin şaşkın bakışları arasında- herşeyi biliyor olmanın gururuyla köstebek girer ve sanıkların birlikte plân kurdukları gün orada olduğunu ve anlatılan herşeyi bizzat duyduğunu söyler ve başlar anlatmaya. Köstebekten sonra avukat kuzu müvekkillerini savunur, sanıklar konuşurlar, savcı sorar, sanıklar cevap verirler, hâkim sorar, avukat cevap verir, savcı mütalaasını verir vs. derken sürüp gider yargılama.

Herşeyi ama herşeyi dikkatlice dinleyen hâkim hindi düşünür, düşünür, düşünür… “Karar…” der, “Orman Kanunu’nun … maddelerine muhalefetten tavşanın 29 yıl 6 ay 2 gün, ağustos böceğinin ise 29 yıl 6 ay 1 gün ağır hapislerine ve bu süre içinde yılda ikişer kez uzman doktorlar tarafından ruh sağlıklarının kontrol edilmesine…”

Hindinin ağzından dökülen her sözde vücutları biraz daha ağırlaşan sanıklar hâkimin sözü bittiğinde bir ağızdan “İtiraz ediyoruz. Biz masumuz.” diye atılırlar, “Bir şey söylesene avukat. Müvekkillerim masum desene” diye de kuzuya çıkışırlar. Kuzu, hiç ağzını açmaz, kuzu kuzu dinler hâkimi sadece. Jandarmalar kelepçeleri takarlar eski sanık yeni mahkumların bileklerine. Hem tavşan hem de ağustos böceği için çok uzun sürecek bir seyahat başlar. İntikam hırsı gençliklerinin heba olmasına sebep olur maalesef.

Hikaye bitti, buraya kadar. Madem o kadar anlattık, okuyucuyu bir de “Burada ne mesaj var şimdi ya?” düşüncesiyle yormayalım değil mi? Hadi onu da biz yapalım:

Hiçbir şey ya da kimse kusursuz değildir. Herşey mükemmel olsaydı, herşey o zaman bile mükemmel olmazdı emin olun.
Kötülük yapmak istiyorsanız herşeyi mükemmel bir şekilde planlamak zorundasınız. En ufak bir ihmal felaketle sonuçlanabilir. Dikkatli olmakta yarar var ama bence bırakın kötülük planlamayı, akıldan bile geçirmemek en güzelidir. Zulm ile âbad olanın sonunun hayırlı olduğu pek görülmemiştir.
İntikam, sonu hüsran olabilecek çok tehlikeli bir marazdır. İnsanın iradesinin, aklının, mantığının çoğunu alır götürür, gözünü kör eder. O yüzden intikam hırsıyla doluyken harekete geçmek felaket için ilk adımı atmak demektir.
Etrafınızda sürekli size gaz vermeye çalışanlar olabilir. Kolay gaza gelmek, intikam hırsı kadar zararlı bir haslettir. Saflık güzeldir ama bu zamanda işe yaramaz.
İşini iyi ve zamanında yapan mütevazı insanlar ancak saygıyı hak ederler. Onlara karşı beslenen haset, kıskançlık, kin gibi muzır hisler ve onları bitirmek, ortadan kaldırmak gibi niyetler insana hiçbir şey kazandırmaz, bilakis sadece insanı küçültür.
Bir şekilde suç işlemişseniz onu gizleyerek ikinci bir yanlışa girmeyin. Dürüst ve cesur olun, an azından “iyi hâl”den bazı nimetler edinmeye çalışın. Hukuku bilemeyebilirsiniz ama insan ilişkilerini bilmek her zaman yararlıdır.
En önemlisi, köstebeklere dikkat edin: Kördürler ama sağır değillerdir ve her yerde olabilirler. Paranoyak olmayın ama gafil de avlanmayın.

CİHANGİR

Duy Şikayet Etmede Her An Bu Ney

Duy şikayet etmede her an bu ney,
Anlatır hep ayrılıklardan bu ney.

Der ki feryadım kamışlıktan gelir,
Duysa her kim, gözlerinden kan gelir.

Ayrılıktan parçalanmış bir yürek
İsterim ben, derdimi dökmem gerek.

Kim ki aslından ayırmış canını,
Öyle bekler, öyle vuslat anını.

Ağladım her yerde hep ah eyledim,
Gördüğüm her kul için dostum dedim.

Herkesin zannında dost oldum ama,
Kimse talip olmadı esrarıma.

Hiç değil feryadıma sırrım uzak,
Nerde bir göz, nerde bir candan kulak?

Aynadır ten can için, can ten için,
Lakin olmaz can gözü her kimsenin.

Ney sesi tekmil hava oldu ateş,
Hem yok olsun, kimde yoksa bu ateş!

Aşk ateş olmuş dökülmüştür ney'e,
Cezbesi aşkın karışmıştır mey'e.

Yardan ayrı dostu ney dost kıldı hem,
Perdesinden perdemiz yırtıldı hem.

Kanlı yoldan ney sunar hep arz-ı hal,
Hem verir Mecnunun aşkından misal.

Ney zehir, hem panzehir, ah nerde var,
Böyle bir dost, böyle bir özlemli yar?

Sırrı bu aklın bilinmez akl-ile,
Tek kulaktır müşteri, ancak dile.

Gam dolu günler zaman hep aynı hal,
Gün tamam oldu, yalan, yanlış, hayal.

Gün geçer yok korkumuz, her şey masal,
Ey temizlik örneği sen gitme, kal!

Kandı her şey, tek balık kanmaz sudan,
Gün uzar, rızkın eğer bulmazsa can.

Olgunun halinden ah, anlar mı ham?
Söz uzar, kesmek gerektir vesselam.

(Farsça, çev: F. Halıcı)

Mevlana Celaleddin Rumi

25 Ocak 2010 Pazartesi

Balyoz Planı ve "Sarıkız ile Ayışığı" Planları Arasındaki Yapısal Farklar

Ne çabuk unuttuk degilmi balyoz darbe planını, halbuki daha bir kaç hafta oldu.
adamlar ülkeyi düm düz etmeyi planlamışlar ama biz bir kaç hata geçince hemen unutuyoruz yapılan planları,
bir kaç ilde küçük çaplı protestolar oldu o kadar.

fakat bu darbe planları arasında enteresan farklılıklar var.

esasen Darbeperest ve devrim pür sevdalı bir çok şahsiyet, güzide ordumuzda her daim arzı endam etmişlerdir.
bu darbeperest şahsiyetler kimi zaman genç ve "tıfıl" subaylar oluyor kimi zaman ise sakalı beyazlaşmış ama aklı oyuncak silahlarda kalmış oyun sevdalısı bol yıldızlı memurlar oluyor.
Darbecilik hastalığı histeri gibi bir hastalıktır.
Eğer bir şahısa darbecilik bulaşmış ise artık onu toprak ve 2X2 dört duvar dışında hiç bir şey temizlemez.
bu darbeclik mikrobu laf dinlemez, akl-ı selim ile yolu kesişmez.
bu mikrop gerçek bir mikroptur. Sadece askerlere de bulaşmaz, siviller arasında bu mikrobun edindiği yer daha büyük bir yerdir.
son yıllarda darbeperest subaylar daha yüksek mertebelere kuşanmış kişiler arasından türümeye başladı.
Esasen ordu içerisinde görev yapan inanılmaz derecede değerli ve kendini iyi yetiştirmiş evlad-ı vatan oldukça ciddi sayıdadır.
son zamanlarda sari bir illet gibi ortalığa yayılan bu darbe iddialarına ete kemiğe büründüren delilleri de bu değerli zevatın meydana çıkardığı belli oluyor.

fakat bu darbe planları arasında ciddi bir ekol farklılığı var.
Çetin Doğan'ın planları ham hayal planlara benziyor. Sanki kahve tüyü birmemiş iki delikanlının bir gecede hazırladıkları gibi bir plana benziyor. Çünkü bu planlar içerisinde küresel merkezkaç kuvvet dengeleri yok.
bu plan içerisinde siyasal erklerin davranış kalıpları için yapılmış psikolojik incelemeler yok.
Hatta bu planlar içerisinde halkın tavırlarını doğru okuma yöntemleri de yok.

Ama Şener Eruygur'un planları medya ile bazı sivil toplum örgütleri ile beraber oturulup yapılmış planlar.
Eruygur küresel dengeleri de hesaba katmış, sivil toplum dinamiklerini nasıl kullanacağını iyi hesaplamış.
Ayrıca Eruygur kaynaklı planlarda toplumun tepkisinin nasıl dindirileceğine dair bazı incelemelerin de yaptırıldığı anlaşılıyor.

Ergenekon iddianamelerinde hep Çetin Doğan için sert şeyler planlıyor diye geçiyordu. Ama bu kadar sert bir plan tamamen mantıksızlık.
Zaten kendisini ekrandan izlenyince bu planları hazırlamış olduğuna tam olarak inandım.
Hiç de yüksek zekalı ve donanımlı bir şahsiyet gibi gelmedi bana.
Dönüp dönüp yazdığı bazı yazılar yüzünden bu planların ortaya atıldığını iddia ediyor.
yani sayın emekli memurumuz 2-3 yazı yazıyor hiç ismi bilinmeyen ve kimsenin okumadığı bir dergide.
toplasan 3-4 sayfalık yazılar.
ama birileri de bu yazılardan çok korkuyor ve kalkıp 5.000 sayfalık plan hazırlıyor! ve bu planları gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanmasını sağlıyor!
ne kadar mantıklı değil mi!

Çetin Doğan bana tıpkı ÇEvik Bir gibi biriymiş gibi geliyor. Onun gibi bir kendine güven, tıpkı onunki gibi büyük ene,
onunki gibi sert uygulamalar, aynı onunki gibi gazetecileri kullanma merakı.

ama Sener Eruygur daha cok kenan evren ekolüne uygun bir profil gösteriyor.
daha sıkı, istihbaratı daha önemseyen, gorustugu herkesin kaydını tutan, sivil topluma daha yakın, hatta içlerine operasyon yaparak yönetimleri ellerine geçirmek isteyen bir anlayış.

dolayısıyla bu iki kişinin planları da zaten farklı ekollerin planı gibi duruyor.

18 Ocak 2010 Pazartesi

BİZ KÜÇÜK DÜŞÜNEMEYİZ

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmini izlediniz mi? 2004 yılında yapılan ve son filmi “Bozkırda Deniz Kabuğu” filmini tamamlayamadan geçtiğimiz günlerde vefat eden Ahmet Uluçay'ın yönetmenliğini yaptığı -bana göre- çok başarılı bir yapımdır. Filmde iki gencin ve bir delinin bir film projeksiyon makinesi yapma uğraşları ve onun etrafında dönen olaylar anlatılır. Bilmem kimler, ne kadar tanırdı merhum Uluçay'ı? Ama o, tam bir Anadolu köylüsüydü. Kütahya'nın Tavşanlı ilçesinin Tepecik Köyü'nde doğan Uluçay, daha 12 yaşında bir inşaat işçisiyken bir arkadaşıyla bir “sinema gösterim makinesi” yapmaya çalışırlar ve üç yıl sonra bir ahırda tahtadan bir makine ile film göstermeyi başarırlar. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak da yönetmenin otobiyografisidir zaten, yönetmen kendini anlatır filmde. Gerçekten azmin başarı hikayesidir.


Peki Devrim Arabaları'nı izlediniz mi? 2008 yapımı ve yönetmenliğini Tolga Örnek'in yaptığı filmde Türkiye'nin ilk yerli arabalarının yapımı anlatılır. Filmde olaylar şöyle gelişir: 1961 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, medya mensupları ile girdiği bir diyalogun kızgınlığı ile “...bu ülkenin otomobil bile imal edebileceğini...” söyler ve yerli bir araba üretilmesi emrini verir. Ancak bunun için ne yeterli personel ne fiziksel ortam ne maddi kaynak ne de yeterli zaman vardır. Her türlü menfi koşula rağmen Eskişehir'de 130 günde iki otomobil yapılarak (bunlara “Devrim” adı verilir) 29 Ekim törenlerine yetiştirilir. Bu bakımdan Devrim Arabaları da -bana göre- gerçekten takdir edilecek bir başarının öyküsüdür.

Her iki filmin müşterek noktası ve beni de bu yazıyı yazmaya iten şey, her iki filmde de neredeyse imkansız gözüyle bakılan şeylerin bu toprağın insanları tarafından başarılma öykülerinin işlenmesidir. Düşünün bir kere, birinci filmde geçen olay 1969'da, ikincisi ise 1961'de yaşanmıştır. Neredeyse yarım yüzyıl öncesinden bahsediyoruz yani. Beni düşündüren de tam bu nokta aslında. Yıllar önce bu kadar dikkat çekici başarılar elde etmiş milletimiz şimdilerde nasıl olur da bu kadar başarıyı hayal gibi gören, kendine güven ve inancı olmayan, kendinde üretme ve başarma potansiyeli görmeyen insanlara dönüşür? (İstisnaları yok saymıyorum, elbette var.) Son çeyrek asırda dikkatleri ziyadesiyle celbeden böyle bir illet bizim bedenimizde nasıl peyda oldu, anlayabilmiş değilim.

Şimdiden uyarayım, yazının bundan sonrası size biraz hamasi ve şovenist, bir parça hayalci hatta uçuk, bir tutam da Polyanacı bir kalemden çıkmış gibi gelebilir. Fakat söyleyeceklerimin benim samimi düşüncelerim olduğuna katiyyen emin olabilirsiniz, ki beni tanıyanlar bu konularda ne kadar kararlı olduğumu bilirler.

Evvela şu tarihsel gerçeklikle başlayalım: Bu toprakların insanı üretmeye ve başarmaya ziyadesiyle alışıktır. Hamasetten ve ırkçılıktan hiç hazzetmemem sebebiyle böyle anlaşılmamayı rica ederek zihinlerde bir ışık yakmak için bazı gerçekleri dile getirmek yararlı olur düşüncesindeyim. Bu millet asırlar süren varlığı boyunca Mete Han, Kanuni, Ali Kuşçu, Harezmî, Uluğ Bey, Nedim, Fuzuli, Mevlana gibi askeri, siyasi, idari, bilimsel, edebi, felsefi vb. alanlarda çığır açmış ve bu ülkenin menbaından su içmiş çok nadide şahsiyet ve örnekleri yetiştirmiştir. Tarihimiz bu ve benzeri sayısız örnek ile doluyken, daha önce sayısız alanda sayısız başarı elde edilmişken ve bu örnekler önümüzde adeta bir mürşit gibi dururken halihazırda insanımızın üzerine çökmüş olan bu kasvet bulutlarını anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum. Seleflerimizin başardığını bir kere daha başaramayacığımız hezeyanı hangi akla ve mantığa uygundur?

Çevremizde gördüğümüz insanların sadece birkaçının karakter yapısını tahlil ettiğimizde aşağılık kompleksi, eziklik, kendini beğenmeme, özgüvensizlik, özinançsızlık, teşebbüsten çekingenlik, başaramama korkusu, mazeret üretme, başkalarına havale etme, sahip olduğu yeteneklerin farkında olmama gibi güçlü bir millette olmaması gereken pek çok hastalık bizi başarmaktan alıkoyan faktörler olarak göze çarpmaktadır. Oysa millet olarak başarmak zorunda olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz. Hızla değişen bir dünya, hızını takip dahi edemediğimiz konjonktürel değişiklikler ve oluşan yeni dengeler dolayısıyla başarıyı elde etmemizin bizim için bir zorunluluk olduğu kanaatindeyim. Tarihinde pek çok devlet görmüş, Osmanlı ile cihana hükmetmiş (Günümüz ifadesiyle “süper güç” olmuş), dünyanın gidişatına her daim yön vermiş, bırakın süreçlerde edilgen kalmayı aktör olmayı bile kabul etmeyip süreçleri bizzat üretmiş bir milletin elleri belinde olup biteni seyretme gibi bir lüksü yoktur. Sadece varolanı koruma psikolojisi üzerine kurulu bir anlayışla elimizdekileri dahi muhafaza etmenin nâmümkün olduğu bir zaman dilimindeyiz zira. (Bilimsel kimliğiyle değerlendirmemiz gerektiğini düşündüğüm) Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu “Stratejik Derinlik” adlı kitabında, “Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasındaki stratejik konumunu belirlemeye ve yeniden değerlendirmeye çalışmanın en zor yanı, kendisi de son derece dinamik olan bir yapının yine son derece dinamik bir çevrenin içindeki konumunu anlama çabası olmasıdır. Tarihinin belki de en önemli dönüşümlerini yaşayan Türkiye, yine tarihin belki de en yoğun değişimine sahne olan bir uluslararası çevre içinde yeniden şekillenmektedir.” demekte ve devamında dinamik bir süreç içinde statik bir tavrın kaybettirecekleri üzerinde durmaktadır. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Ülke olarak bizim küçük düşünmeye, kısa vadeli planlar yapmaya, günü geçiştirmeye, kendi yağında kavrulmaya, ufuksuzluğa, dar zaviyeden bakmaya ve buna benzer kendimize sığlık, sınırlılık ve acziyet atfeden hiçbir düşünce ve eyleme hakkımız yoktur. Sadece kendimiz için de değil. Avrupa'nın gözü önünde katliama maruz kalan ve daha sonra dışlanma tehdidiyle karşı karşıya kalan Bosna ve Kosova halkı için, Çin'de vahşete maruz kalan soydaşlarımız için, burnumuzun dibinde yaşadığı her günü kâr addeden Filistin halkı için, Somali'de iç çatışmadan, Etiyopya'da susuzluktan, Nijer'de açlıktan ölen çocuklar için ve merhametli bir dünya gücünden medet uman tüm dünya için...

Şimdi iki filmle bunlar arasında nasıl bir bağlantı kuracağımı haliyle merak etmişsinizdir. Aslında özetle şunu söylemeye çalışıyorum. -Yine istisnalar saklı- milletimiz hiçbir zaman şimdi olduğu gibi “öğrenilmiş çaresizlik” içinde olmamış, asla bu kadar pasif bir konumda bulunmayı olağan kabul etmemiş ve yeni dünye düzeni gösteriyor ki, kabul etmemelidir de. Öyleyse daha etken/aktif bir konuma geçilmesi gerekmektedir ve bunun için ihtiyacımız olan beşeri kaynakların da gerekli donanıma sahip olması icap etmektedir. Siyasal'daki siyaset psikolojisi ve siyaset sosyolojisi derslerinden öğrendiğim şudur ki, bazen bir ferdin bile arzu edildiği şekilde yetiştirilememesi ülkenin kaderinde hayati neticeler doğurabilmektedir. Bu sebeple, sahip olduğumuz insan kaynağındaki her türlü eksiğin giderilmesi de bir gereklilik olarak kucağımızda durmaktadır. Ayrıca, Joseph de Maistre'yi de anmadan geçmeyelim. Der ki, “Her millet, layık olduğu devlete sahiptir.” Unutulmamalı ki, günün birinde ülke idaresini devralacak insanlar Mars'tan gelmeyecek, yine bu toplumun içinden çıkacak. O zaman gerek bu politikaları üretecekler gerekse uygulayacaklar gerekli donanıma sahip kimseler olmalıdırlar.

Netice itibariyle arzu edilen konumu yakalayabilmek için yukarıda özetlemeye çalıştığım toplumsal arızaların ortadan kaldırılması elzemdir. Tabi bunun için birinci önşart, birbirimizin kuyusunu kazmaktan, birbirimizi yemekten, birbirimizle rekabet etmekten vazgeçmektir. Aksi halde “Homo homini lupus (İnsan insanın kurdudur)” diyen Thomas Hobbes haklı çıkmaya devam edecektir. Birbirimizle çekişmeyi bir kenara bırakmazsak zamanımızı ve enerjimizi daha büyük hedeflere sarfetmek mümkün olmayacaktır. İkincisi, veri özelliklerimizle çatışmayı ve onları inkar etmeyi de bir tarafa bırakmamız gereklidir. Sözgelimi Ali Doğan olarak ben kimim? Ben doğuluyum, ben Batılıyım, ben Avrasyalıyım, ben Türk'üm, ben müslümanım, ben Anadoluluyum vs. Farklı insanlar kendilerini farklı şekillerde tavsif edebilirler tabi. Doğuştan getirdiğimiz bu ve benzeri özelliklerimizle çatışmayı bir kenara bırakmalı ve bunları bir veri seti kabul edip önümüze bakmalıyız. Üçüncüsü, toplumda ve ayrı ayrı insanlarda gerek kendi yetilerine gerekse toplumsal meziyetlere dair bir farkındalık yaratmak gerekmektedir. Üzerimize sinmiş olan aşağılık psikolojisi ile özgüvensizlik ve özinançsızlıktan kurtulmak için kendilerine görev düşen aileler, eğitimciler ve onların amirleri görevlerini bihakkın yerine getirmelidirler.

Son olarak hazır sırası da gelmişken, iştahla ve inatla “Sen mi kurtaracaksın Türkiye'yi?” diye soranlara cevaben demek isterim ki; hayır, ben değil, millet olarak biz kurtaracağız. Kaldı ki ülke olarak kurtarılacak durumda da değiliz. Belki herşeyi başarmak mümkün değil ama “neredeyse herşeyi başarmak” ve ülkeyi bulunduğu seviyeden daha iyi bir yere getirmek ve bunu tüm dünya halkları için bir fırsat olarak sunmak bizim elimizdedir. Ayrıca biz ne Ahmet Uluçay gibi bozkıra okyanus getirme ne de “Bana bir kaldıraç verin, dünyayı kaldırayım.” diyen Arşimet gibi bir imkansızın peşindeyiz. Sadece yaptıklarımızın senetleriyle yapabileceklerimizin derdindeyiz. Aslında durumu en güzel Başkan Obama'dan ilhamla bir bürokratımız özetlemişti: “Yes, we can! (Evet, yapabiliriz/başarabiliriz!)” Söylenen onca söze rağmen boşvermişlikte ısrar eden dostlara ise en güzel cevabı Büyük İskender'in hocası Antik Yunan Felsefecisi Diogenes (Diyojen)'in ağzından verebiliriz sanırım: “Gölge etmeyin, başka ihsan istemez.”


CİHANGİR

9 Ocak 2010 Cumartesi

2009'da Ne Gördüm

Türkiye'de gündem o kadar hızlı akar ki, yılsonunda “Sizce Türkiye'de X yılının en önemli olayı neydi?” türünden sorular içeren anketlere baktığınızda “Hadi ya, bu olay bu yıl mı olmuştu?” gibi şaşkınlık ifade eden sözleri sarfetmekten kendinizi alamazsınız. İktisaden ve hukuken çok hızlı bir dönüşüm sürecinden geçen ülkemiz için bu yıllardır böyledir. Tabi bu, gündemi takip eden halkın işini hayli zorlaştırır. Sadece ayları değil, yılları da birbirine karıştırma marazıyla karşı karşıya kalırsınız. Neyse... Sadede gelelim. Ben de gündemi az-çok takip eden ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kendi çapımda geçtiğimiz yıl varlığıyla ve yokluğuyla dikkatimi çeken belli başlı kişi, kurum, olay ve kavramları yazıya dökmek istedim. Yalnız gündemle ilgili yorumlarımı aktarırken -bir kısmını benim de bu yazıyı hazırlarken öğrendiğim- bazı temel bilgileri size arz etmenin yerinde olacağını düşündüm. Şunu da söylemek isterim, antparantez aktarılan bu bilgiler bence yazının esasını oluşturan yorumlardan daha mühimdir. Şimdi buyrunuz efendim.


Laiklik: Çok önemli bir kavramdır. Batı'da özgür düşüncenin gelişmesinde çok önemli bir rolü olmuştur. Bilhassa Orta Çağ Avrupası'nda Kilise'den bağımsız düşüncenin yeşermesinde ve günümüz modern devlet anlayışının şekillenmesinde çok ciddi bir etkisi söz konusudur. Ama biz, kendisini daha çok etrafındaki tartışmalardan biliriz. Tartışırız da neyi tartıştığımızı pek bilmeyiz gerçi. Hele hele bu konularda çarşaf çarşaf yazan köşe yazarları... Kaç tanesinin bu kavramla ilgili okuduğu bir kitap, bir makale vardır, gerçekten merak ediyorum. Birkaç tanesiyle şöyle yüzyüze bu kavram üzerine konuşmak isterdim. Özellikle “Ben laikim birader...” diyenlerle... Ancak şunu üzülerek söylemeliyim ki, hem felsefi açıdan hem de pratikte birey/insan laik olamaz. Zira laiklik sadece ama sadece devlete mahsus bir niteliktir. Bu tarihsel olarak da, günümüzde dünyanın her yerinde de böyledir. Hatta 1982 TC Anayasasının laiklikle ilgili 24'üncü maddesi de aynı temel ya da mantık üzerine kurulmuştur. Eğer “İnsan da laik olabilir.” dersem, Siyasal'da aldığım eğitimi inkar etmiş olurum. Bence bu konuda kelam etmek isteyen herkes az-çok bu kavram hakkında okumalıdır. Bu konuda mesela yeni başlayanlar için, Prof. Dr. Mehmet Ali Ağaoğulları'nın “İmparatorluktan Kral Devletine” kitabını tavsiye ederim. Ya da biraz beklerseniz ben Cin Ali serisine “Cin Ali ve Laiklik” adlı bir kitapla katkıda bulunacağım. Ondan da istifade edilebilir. Cehaletten çok nesil kaybettik, bari yavrularımızı kurtaralım, değil mi? Neyse... Bu sene kavram etrafında dönen tartışmalara pek rastlayamadık. (Hiç üzülmedik!) Bana göre bunun nedeni şudur: Bizde bu tartışmalar ya seçimlerden hemen önce ya da ülkede hemen herşey yolunda giderken ve gündemde herhangi bir niza konusu yokken yaşanır. Bakalım, gelecek sene genel seçimler var. Gerçi patron da görevinden ayrıldı. Halefi de “Türkiye Malezya mı oluyor”, “Mahallede patates baskısı”, “411 el kaosa kalktı” benzeri manşetleri atabilecek mi merak ediyorum.


Ergenekon: Gerçekten zor iş. Bütün bir yıl bu davayla yattık kalktık. Belki de öyle olması normaldir, zira ülke olarak benzer bir sansasyonel olayı hiç tecrübe etmedik. Bizimle neredeyse aynı deneyimi yaşamış İtalya örneği gösteriyor ki, bu bizim için kolay bir süreç olmadı, olmayacak. Davanın tarafgirleri var, karşıtları var ama şu an davanın özü için söylenebilecek hiçbir şey yok. İş yargıda bitecek. Ancak şunu söylemem lazım: Eğer dava sona erdiğinde iddia edildiği gibi bir örgüt varsa ve tasfiye edilirse ülke açısından ziyadesiyle hayırlı bir netice olacak. Böyle bir örgüt olmadığı sonucuna ulaşılırsa o zaman da Türk sanatı kazanacak. Neden mi? Çünkü hiç kimse oturup bu kadar güzel gerilim veya polisiye yahut aksiyon senaryosu yazamaz. İddianameden nerden baksanız yüze yakın insanüstü bir çalışmanın ürünü sinema filmi çıkabilir. Bu bakımdan ikinci ihtimal gerçekleşirse savcılarımıza dünyanın gelmiş geçmiş en iyi senaristleri ödülü verilebilir. Destekliyorum. Bir de mevzu açılmışken “Ergenekon” ismiyle ilgili birşeyler söylemek lazım sanırım. Hepimizin bildiği gibi Ergenekon bir destanın adıdır. Özetle, Türklerin (Göktürkler) Ergenekon adlı, her yeri dağlarla çevrili olan bölgeden boz bir kurdun kılavuzluğuyla kurtuluşunu konu alan İslâmiyet öncesi dönemimize ait bir destandır. Ancak son zamanlarda bazı yazarlarca aslında böyle bir destanın olmadığı, bunun tamamen uydurma olduğu konusunda ciddi iddialar var. Mesela bir yazar, “Bir yalana çok fazla insanın inanması, sahte olanı gerçek yapmaz. Türklerin "çıkış" efsanesi olarak anlatılan Ergenekon, bir safsatadan ibaret. Sahte masallar dünyasında mutlu bir şekilde yaşamak mümkün. Ama birilerini mutlu eden bu hayaller başkaları için bir kâbusa dönüşmüş ise, uyanmanın vaktidir... Ergenekon, bir Türk efsanesi olarak Kurtuluş Savaşı sırasında Yakup Kadri tarafından icat edilmiştir. Halbuki efsaneler, bir toplumun ortak hafızasıdır. Efsaneler ve destanlar vasıtasıyla o toplumun ortak geçmişi, yeni nesillere aktarılır. Osmanlı'da, Selçuklu'da en küçük izine rastlanmayan bir hikâyeyi, cumhuriyet kuruluşuyla birlikte 5 bin yılın içinde birdenbire "keşfetmek" ve sadece tek "yabancı" kaynağa dayanmak ne kadar inandırıcı?” diyor. Bence oldukça güzel bir münazara konusu. Tarihçiler çıkıp böyle faideli konuları tartışsınlar. Böylece hem toplum olarak bilgilenelim hem de “gerçek tarihçi” etiketini kimin hakettiğini anlayalım, değil mi?


Provokasyon: Bence 2009'un değil, yüzyılın en önemli polisiye/askeri/kriminal kavramlarından biridir. Dünyada suç oranının bilhassa terör eylemlerinin arttığı bu dönemde çok daha çarpıcı bir kavram haline gelmiştir. Türkçe'si tahrik, kışkırtmadır (avam deyişiyle fiştekleme). Fransızca kökenli “ajitasyon” kelimesi de aynı anlama gelir. Provokasyon, en basit ifadesiyle boğa güreşlerindeki kırmızı şaldır. Hassasiyetlere ve korkulara hitap ederek bilinçli olarak huzur bozma yontemidir. Bir sistemin işleyişini bozarak mevcut dengeyi yok etmeye dönük sihirli dokunuştur. Kötülük sarmalını tetikleyen olay olması hasebiyle duyulduğunda insanı rahatsız etmesi muhtemeldir. (Gerçi provokasyonu toplumun suça karşı vereceği tepki dolayısıyla insanların biraradalığını artıran bir kavram olarak nitelendirip bardağın dolu tarafına bakan Durkheim gibi yazarlar da vardır.) Bizde ise özellikle terör örgütlerinin ve eylemlerinin artışına paralel olarak gündeme oturmuş ve tarihi örnekleri keşfedildiğinde “Vay anasını... Aslında nasıl olmuş da anlayamamışız!” dedirten bir kavramdır. Hukuki yönünü bir kenara bırakacak olursak aslında provakasyon günlük hayatımızda bizim de sık karşılaştığımız hatta maruz kaldığımız bir eylem biçimidir. Şahsen ülkemde belli insanların medya organı sahip olması ve yine bazılarının bir köşe tutup yazı yazması bile benim için başlıbaşına provokatif bir eylemdir. Yani ilaveten birşeyler yapmalarına katiyyen gerek yoktur. Mesela çok sevdiğim bir arkadaşıma yapılacak en şiddetli provokatif eylem karşısında limon yemektir. Bir diğerine karşı ise Fenerbahçe ile dalga geçmektir. (İtiraf edeyim, sık yapıyorum bunu.) Görüldüğü gibi makro alemden mikro alemciklere inildiğinde de provokasyon ne kadar da yaygın bir eylem türüdür aslında. O yüzden siz siz olun olayların arkasını düşünmeden karar verip eyleme geçmeyin. Kısacası gaza gelmeyin!


Mülkiye'nin 150'nci Yılı Kutlamalarının Başlaması: Asıl adı Mekteb-i Mülkiye-i Şahane'dir. Kısaca Mülkiye denir, Ankara'daki en güncel adı Siyasal'dır. Resmi adı ise Siyasal Bilgiler Fakültesi'dir. 1859 yılında Sultan Abdulmecid tarafından kurulmuş Türkiye'nin en eski üç yüksek öğretim kurumundan biridir (Diğerleri Harbiye ve Tıbbiye). En büyük kusuru hâlâ tek tip insan yetiştirebileceğini sanan hocaların varlığıdır. İsim verip rencide etmeye gerek yok, her Mülkiyeli az-çok bilir onları zaten. 1920-30'ların Türkiye'sinden kopamaması nedeniyle çağdaş akımlardan uzak kalması ise bir diğer handikapıdır okulun. Ancak gene de genellikle okul şovenizmi yapmakla suçlanan mezunları ve yakasına bir gün olsun o meşhur rozetinden bile takmamış benim için Mülkiye, bir fakülteden ziyade okuldur, ekoldür. Değerlendirmesini bilenler için sahip olduğu tarihi birikimi ve geleneği ile, ve benim için en önemlisi okumaya ve araştırmaya sevk eden yapısı ile Mülkiye hakikaten bir markadır. Unutmadan söylemek isterim, bu markanın sembolü inektir. Hatta okul bahçesinde bir inek heykelimiz de hâlâ tüm ihtişamıyla durmaktadır. İşte 2009, Mülkiye için 150'nci yaş kutlamalarının başladığı yıldır. Bu vesileyle varlığıyla bana çok şey katmış okuluma bir kez daha teşekkürlerimi sunmak isterim.


Bir Köşe Yazarı: Türk matbuatının vazgeçilmez değerlerindendir. Önceki çöplüğünün (cuk oturdu) en çok gürültü çıkaran horozlarından (bu da öyle) biriydi. Geçen yılın en çok konuşulan konularından biri muhteremin transferiydi. Pek çok kişinin aksine aldığı transfer ücretini hiç merak etmiyorum. Günümüz kapitalist dünyasında zaten herkes emeğini satarak hayatını idame ettirdiği için kim ne ücret alıyorsa -yasal olması koşuluyla- alır, bizi ilgilendirmez. Asıl çarpıcı olan “Kalem-i Şahane”nin hangi konjonktürde ve neden gemiyi terk ettiğidir. Neyse... Dedim ya, çok önemli bir yazar. Türkiye'de üzerine kedi-köpek-kuş-böcek yazarı yoktur. Zaten çok da bizim boyutta yaşadığını sanmıyorum. Hayvanlarla kurduğu ayrı bir dünyası var. Yazarın en önemli karakteristik özelliklerinden biri hayvan haklarını savunma adına insanlara hakaret etmeyi normal bir davranış biçimi olarak görmesidir. Evet, hayvanları insanlardan daha çok seviyor. (Ben de insanları onu sevdiğimden daha çok seviyorum.) Kendini hayvanlara insanlara olduğundan daha yakın hissetmesinin nedenleri üzerine düşündüm taşındım. Bazı psikolojik ve sosyolojik teorileri inceledim. Ve sorunun çözümünü en yakın, evrim teorisinde buldum. (Evrim deyince İnsanlık Tarihi dersi hocam Faruk Alpkaya'yı saygıyla anıyorum. Aynı dersin bir de Sina Akşin'i vardı sanırım? Neyse... Günaha girmeyeyim durduk yerde.) Evrime inanmam, evrim teorisini de mantıklı bulmam. Yazarımız inandığı için sorun yok. Bence yazarın kendini hayvanlara bu kadar yakın hissetmesinin en önemli nedeni yazarın, teoriye göre sondan yani bizden (homo sapiens) bir önceki aşamada olması, homo erectus denen canlı yani. (Teorideki aşamalar australopithecines (Australopithecuslar), homo habilis, homo erectus, homo sapiens) Evrimini tamamlayamamış olması yazarın insanlara/homo sapienslere karşı bir yabancılık, kökenine karşı ise bir özlem hissetmesine yol açıyor kanaatimce. “Harika-i Beşer”in ikinci karakteristik özelliği ise aynı siyasi fikirlere sahip olmadığı insanlara da hakareti normal bir davranış biçimi olarak görmesidir. Sanırım takipçilerinin onu sevmelerinin en önemli nedenlerinden biri, bu kişilerin diğer kesime bizzat edemedikleri hakaretleri böyle bir insanın ağzından duyup rahatlamaları ve bu sebeple onu kendilerinin bir mümessili olarak görmeleridir. Zaten konuşacak makul fikirleri olmayan insanların yapacağı en kolay iş hakarete başvurmaktır. Neyse, yazar hakkında daha çok konuşup hayvan hakları savuncularının tepkisini çekmek istemem. Yanlış anlamayın lütfen, kendisi yürekli bir hayvan hakları savunucusu olduğu için. Umarım yazar zamanı geldiğinde teoride bahsedilen son aşamaya gelir. O zaman ben de insan insana konuşmayı çok isterim kendisiyle. (Bu bölüm tamamen mevzubahis yazarın üslubuyla yazılmıştır. O yüzden özür dilerim.)


Asimetrik Psikolojik Harekat: Bu kavramı her duyduğumda “Hey yavrum hey! Hey hey de heey!” demekten kendimi alamıyorum. Hani mümkün olsa gece sarıp sarmalar yastığımın üstüne koyarım, gündüz de çantamda taşırım. Yani o kadar etkileyici bir kavram. Hatırlıyorum, üniversite sınavına hazırlanırken rehber hocamıza “Uluslararası ilişkiler bölümünün cazibesi nedir, hocam?” diye sorduğumda “Oğlum, herşeyi bir tarafa bırak, bölümün adı insanın ağzını dolduruyor.” demişti. Gerçekten de öyle. Bu kavramın da öyle bir yanı var. Öyle ki, telaffuz ederken ayağım yerden kesiliyor. Kavram, bir kurumun sahip olmadığı televizyon, internet, basın, dedikodu vb. iletişim kanalları ile halkın o kurum hakkındaki genel kanısını olumsuz yönde değiştirme çabasını ifade eder. Asimetrikliği söz konusu kurumun sahip olmadığı, yani doğrudan cevap veremeyeceği yöntemlerle uygulanıyor olmasından ileri gelir. Türkiye'de ise genelde yapılan yanlışların savunalamadığı durumlarda güzel bir mazerettir. Bu sebeple mülki idareye de acilen böyle bir kavramın kazandırılmasında fayda görüyorum. Selektif Provokatif Eylem olabilir mesela. Anlamını sormayın, bilmiyorum. Zaten kavramı da ben uydurdum. Sadece telaffuzu hoş olduğu için tavsiye ediyorum, o kadar. Neyse, kavramlar üzerinden laf cambazlığı yapmaya çok da lüzum yok. Aslında kavramlarla dans etmektense hesabını veremeyeceğin işleri yapmamak en güzelidir. Gerçi laf cambazlığı olmasa ben ne yazacaktım şimdi değil mi?


Cihangir
7 Ocak 2010

5 Ocak 2010 Salı

Yeni bir IMF anlaşması asrın hatası olur mu?

Son zamanlarda, Başbakan'ın açıklaması üzerine IMF ile yeni bir anlaşma yapılacağı konuşuluyor. Uzun süredir bu konu unutulmuştu.
tüm dünyada krizin etkisi hafifledi ama tamamen geçmiş değil. Tekrar artçı sarsıntıların olabileceği söyleniyor.
Ben 2 yıla kadar çok büyük zarar verecek kriz dalgalarının geleceğini düşünmüyorum. Ama küresel çapta olmasa da yerel bazda büyük sıkıntılar yaşanabilir. Körfez ülkeleri gibi bazı ülkelerdeki bazı bankalar toksit varlıklara ve türev estrümanlarına bir şekilde bulaşmışlar. Bunların bir şekilde reelizasyonunu önümüzdeki günlerde görebiliriz.
Türkiye'de bu tarz sıkıntısı olan bir banka yok. Fakat bazı şahısların parasını yurtdışında tutup sonra da toksik varlıklardan edindikleri ve hedge fonlarda büyük kayıplara uğradıklarını bir şekilde biliyoruz.
Maliye'nin çıkardığı varlık barışı çerçevesinde bildirilen 47 milyar TL bu krizde yurtdışında parasını kaybedenleri oluşturduğu kötü tecrübenin sonucudur.
bu varlık barışı uygun bir dönemde çıkarıldı ama güzel meyveler alındığını düşünüyorum.

Böyle bir ortamda IMF ile yeni bir anlaşmada sona gelinmiş olmak ne manaya geliyor.
Burda 2 ihtimal var;
1- ya hükümet bütçe açığını azaltmak için yaptığı zamlara IMF kılıfını uydurmak ihtiyacını hissediyor.
2- ya da IMF ile ihtiyati bir stand-by yapıp sadece krize karşı elini güçlendirmek istiyor. Yani hükümet IMF'den yüksek miktarda kredi içim sözleşme imzalayacak ama bu krediyi kullanmayacak. Bu durumda yüksek miktarda alınacak kredinin maliyetini ödemeyi kabullenecek.

Aslında şu an için acil bir IMF kredisine ihtiyaç yok. Ayrıca IMF kredisini almanın çok kötü bir tarafı şu; Türkiye Bölgesel lider olmak istiyor, diğer taraftan G20 üyesi olarak küresel mimariyi ciddi katkıda bulunma iddiasını taşıyor. Bu iddia, eğer IMF'ye muhtaç bir ülke konumuna gelinirse, çok da anlamlı bir iddia olmayacak, kuru bir iddiadan öteye gidemeyecek.

Eğer kredi anlaşmasını yapmasına rağmen bu kredi kullanmayacağını deklare ederse bu da ilerde krediyi kullanmak zorunda kaldığı zaman büyük bir kredibilite kaybını getirecektir. Çünkü ülkemizde siyasi, sosyal ve ekonomik krizler hiç eksik olmaz. bugün krediyi kullanmayacağınızı deklare edersiniz ama yarın öyle bir kriz çıkarkı bu krediyi kullanmak zorunda kalırsınız. O zaman attığınız naraları boğazınıza düğümlerler.

Eğer ihtiyati stand-by değilde normal bir anlaşma yapıp 35-40 milyar dolar alıp bunu altyapıya ve yatırımlara harcarsa o zaman Türkiye daha hızlı büyümeye başlar ama uluslarası arenadaki imajı inanılmaz şekilde sarsılır. Dünyayı yöneten ülkeler arasındaki yerden bir anda yunanistan, polonya gibi ülkeler arasındaki eski yerine keskin bir düşüş yaşar.
Uluslararası diplomaside eli ABD'ye mahkum bir ülke haline gelir ki böyle bir ülke ile uluslararası sorunu kimse tartışmak istemez. Onun yerine okyanusu aşıp patronu ile müzakere etmeye başlarlar.

yani bu stand-by anlaşması normal bir anlaşma kesinlikle olmamalıdır. Normal bir anlaşma kısa vadede ülkeye çok şey kazandırır ama uzun vadede çok şey kaybettirir.
Yapılacaksa ihtiyati bir anlaşma yapılmalıdır.
Bence ona gerek yok bu aşamada.
Zaten bu vergiler ve zamları halk cebinden karşılayacak. bu krediyi alıp kamu bankaları aracılığıyla dağıtmaya gerek yok.

Laissez faire to be independent. (biraz fransızca biraz ingilizce oldu ama olsun)

31 Aralık 2009 Perşembe

Gule Gule Özköşk, Hoşgeldin Yeni yıl

Koskocoman 2009 yılı bitti ve 2010 yılına giriyoruz.
nica zamandır yazı yazmamışken, bu tarz sene-i devriyelerde yazı yazmak adetim yokken neden ellerim klavyenin tuşlarına değmeye başladı?
bunca zamanlar inanılmaz gündem maddeleri belirlemişken kapitalizm çoşkun zamanı beklemek nasıl bir akıl karıdır?
yoksa ben de okumaya okumaya gündemin mi esiri oldum?

bu sorular gayet haklı sorular ve verilecek cevaplar da var.
ilk cevabım 2009 yılının 2010 yılından daha iyi geçeceğine olan kuvvetli ve derin inancım.
bu inancın sebebi piyangodan 30 milyonun bana çıkacağını düşünmem değil,
ben piyango bileti almadım hayatımda, şansa hiç bir kapı aralamak istemem Samed'in aynası olan kalbimde.
Samed herşeyi veriyorsa neden devlet dairesinin piyangosuna bel bağlayayım ki!
beni sevindiren işyerimde daha mutlu ve huzurlu bir yıl geçireceğime olan inancım da değil. Olabilir de gerçi, büyük ihtimalle her çebad abad olmayacak.

beni umuta kavuşturan şey Özköşk binbaşının cemiyet aleminde silinmiş olmasıdır.
Özköşk gitti, amiral gemisi de battı, İsrail de artık eski israil olmayacak.
bunun sebebi enisin munis olması değildir.
enis sert olsa ne yazar.
kaybolup giden defolup giden bir simgeydi. Ama o simgenin içinde bizi rahatsız eden, bizi korku tunellerine mahkum eden binlerce imge vardır.
şimdi o simgeyi imgeleriyle beraber yokluk derelerine attık.
bu yokluk deresinin her iki yakasını birleştirmemiz lazım.
eğer birleştirebilirsek hattı muvassalayı temin edebiliriz.
hattı muvassalayı temin edersek topyekun sahili selamete yol katetmek için ayağa kalkabiliriz.

bu kadar mı önemlidir????????

bence önemliydi.
gitti ve bitti.

şimdi yeni yılla beraber yeni türküler çağırmak zamanıdır.
sefa geldin demek sefalı geçeceği anlamına gelmez.
cefaları olsa sonunun sefalı olması dileğimiz.

selamlar

3 Haziran 2009 Çarşamba

Mayıs Tarlası

Gündemde mayın temizleme konusunda hazırlanan tasarı var.
bu tasarının faydalı olup olmadığı, hangi şirketi alması gerektiği, tarlaların 44 yıllığına mı yoksa 49 yıllığına mı İsrailli firmaya devredilmesi gerektiği yada gerekmediğini tartışmayacagım.
tartışmak istedigim ve üstünde konusulması gereken konu bir milletin, bir toplumun zihniyet meselesidir.
Bu zihniyet meselesi çokça deşilmeye muhtaçtır.
bu zihniyette çokça mayın tarlaları vardır. Bu mayın tarlalarına giren siyasal aktör yada parti anında püskürtülür.
Şimdilerde asıl problem israilin alıp almamasıdır. Bizde tarihsel olarak imdiki muhalefetin İsraille ciddi bir problemi bugüne kadar olmamışken, konu neden o tarafa götürülmüştür. Çünkü mayın temizleme statükonun değişmesi temsil eder. Bu statüko bütün komşularla kavgalı olmakla kendini tanımlamıştır yıllarca. şimdi bu statüko zemin kaybetme ile karşı karşıya kalmışsa son derece muhafazakar argümanlara derhal başvurabilir.
Statükoyu korumak adına israil gibi kendi dostlarına vurmayı bile düşünen bir statüko sevdalısı bir zihniyet var.
bu zihniyet ülkenin tüm sorunlarının üztüne mayın düşemiştir.
Ve bu mayınları sökmeye kalktığınızda nerede kolunuzun, nerede bacağınızın kopacağı belli değildir.
mayınlar sökülmelidir her halükarda ama bedeli neyse ödenmelidir.
toprakın verilmesi abesle iştigaldir.
Ama bütün mayınları hem toprağımızdan hem de zihin dünyamızdan silmek zorundayız.

5 Şubat 2009 Perşembe

İsrail'in Yaptığı Soykırımın Boyutu

İsrailin yaptıgı inanılmaz ve insanın kanını donduran soykırımla ilgili yazılmış önemli bir yazıyı alıntılıyorum;

"Başka bir İsrailli sözcüsü Tzipora Menache, İsrail’in Gazze’deki katliamın Obama yönetiminin İsrail’e bakış açısında olumsuz sonuçlarından endişelenmediğ ini açıkladı. Menache: “Siz de iyi biliyorsunuz ve aptal Amerikalılar da gayet iyi biliyorlar. Beyaz Saray’da oturan kim olursa olsun hükümetlerini biz yönetiyoruz. Bakın, ben de siz de biliyorsunuz ki hiçbir Amerikan başkanı düşünülemez olanı yaptığımızda dahi bize karşı çıkma konumunda değildir. Bize ne yapabilirler ki? Kongre’yi, medyayı, şov işini ve Amerika’da her şeyi biz kontrol ediyoruz. Amerika’da Tanrı’yı eleştirebilirsiniz fakat İsrail’i değil”.

Gazze Şeridi’ndeki tek taraflı son katliamıyla ilgili bir yorumda İsrail 10. TV kanalı, İsrail soykırım kuvvetlerinin hava kuvvetlerinin yarısını kullandığını ve Gazze Şeridi’ne 2 bin 500 hava akını düzenlediğini ortaya serdi.

Televizyonun askeri muhabiri İsrail savaş uçaklarının, 360 kilometrekarelik silahsız kalabalık nüfusa 3 hafta boyunca DIME (Dense Inert Metal Explosive) ve beyaz fosfor dahil bir tondan fazla bomba attığını açıkladı.

Buna tanklar, savaş gemileri, toplar ve piyade tarafından atılanların dahil olmadığını söyledi.

Bir hafta aralıksız hava bombardımanında sonra İsrail, 30 bin kara birliğini gönderdi ve 10 bin yedeği de çağırdı. Özgürce hakimiyet süren hava gücü şemsiye altında ve ağır top mermileriyle eşlik edilerek kitle katliamının son teknoloji silahlarıyla donatılmış şekilde sivil kasabalara tanklara girip sivilleri katledip yollarlına çıkan her binayı dümdüz ettiler.

Gazze dışında yaşayan bir bu soykırımın barbarlığını tam olarak anlayamaz. Özellikle de vahşete şöyle böyle yer vermiş Batılı basın. Alçaklığının ve iğrençliğinin en hafifinden bir fikir sahibi olmak için 1967’deki 6-gün savaşlarında aynı İsrail ordusunun Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan’da 4 cephede düzenli ordulara karşı savaştığını anımsanabilir. Şimdi bu ordunun tüm ağırlığı silahsız ve eğitimsiz sivil nüfusun yaşadığı küçük bir şeride odaklanmıştır.

Son resmi rakamlara göre katledilen bin 350 kişinin yüzde 40’ı çocuktu. Sakat ve kötürüm kalan yaralı sayısı 5 bin 300. Yaralıların yüzde 80’i fosfor bombası yanıkları kurbanları. Direnişçilerin altında daha fazla ölü bulunuyor ve birçok ciddi yaralanın da ölümleri bekleniyor.

İsrail tankları birçok mahalleden hiçbir bina ya da ev ayakta bırakmadan geri çekildi. Tank mermileri evleri ve apartmanları vurdu. Gazze Şeridi’nin darlığı nedeniyle Filistinliler yukarı doğru inşa ediyor. Birçok apartman bloğu her biri 6-8 daire içeren 15-20 kata kadar ulaşıyor.

Toplam 20 bin ev ya tamamen yıkıldı ya da kısmen yandı ve hasar gördü. BM, 50 binden fazla Filistinlinin evsiz olduğunu ve 50 acil sığınakta olduğunu söyledi.

Yaklaşık 50 bini de akrabaları ve evlerinin molozları üzerindeki çadırlarda yaşıyor.

İsrail bombardımanı Gazze’de hükümet binaları, karakollar, bankalar, iş yerleri, üniversite, sivillerin sığındığı 67 okul, alışveriş merkezleri ve pazar yerleri, fabrikalar, su, kanalizasyon ve elektrik altyapıları, özel evler ve apartmanlar ile yardım organizasyonları dahil her şeyi hedef aldı.

İçlerinde hayvanlarla birlikte çiftlikler de İsrail’den nasibini aldı binlerce hektar ekili alan ve meyve bahçesi yakıldı. Sivillerin sığındığı dini binalar özellikle hedef aldı. İsrail savaş uçakları 41 camiyi tamamen ve 51’ini de kısmen yıktı. Bir kilise de hedef alındı. Mezarlıklar dahi rahat bırakılmadı, 5’i bombalandı.

İsrail ordusuna her BM binasının kesin GPS koordinatları verilmesine rağmen, İsrail F-16 savaş uçakları yüzlerce sivilin sığındıklarını gayet iyi bildikleri BM okullarına müteakip seferler fosfor bombası attı. En az 45 kadın ve çocuk orada yakıldı ve katledildi.

Gazze Şehri’ndeki BM merkezi de bir kez değil tam üç kez fosfor bombasıyla vuruldu ve tonlarca insani yardım malzemesi ve gıda yakıldı. Yangın 3 gün boyunca devam etti. BM flamalı bir insani yardım konvoyu vuruldu ve bir şoför katledildi.

Tıbbi merkezler ve sağlık ekiplerinin de canı bağışlanmadı. Tal el-Hava mahallesindeki Kızılay el-Kudüs hastanesi İsrail mermileriyle vurularak yakıldı. Diğer iki hastane el-Vafa ve el-Fata’nın da vurulması, Dünya Sağlık Örgütü’nün böylesi bombardımanları nın ciddi sonuçlarıyla ilgili endişesini açıklamasına yol açtı. Daha küçük 16 klinik ve 16 ambülansta hasar gördü. Sağlık ekipleri hedef alınarak yaralılara yardım etmeleri engellendi. İçlerinde 2 doktor dahil 10’u katledildi.

Medya merkezleri özellikle hedef alındı. Yerel ve uluslararası muhabirlerinin Gazze’ye girişine engel olundu. Girebilenler özellikle hedef seçildi. Uluslararası ve Arap medyasına ev sahipliği yapan El-Şuruk ofisi doğrudan vuruldu. Ebu-Dabi TV için çalışan 2 kameraman yaralandı ve Reuters, Fox TV, Sky, el-Arabiya TV ofisleri hasar gördü. Başka bir akında el-Resela gazetesinin merkezi vuruldu.

Daha önceki savaşlara benzer olarak İsrail askerleri Filistinli silahsız sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi. Fosfor bombaları, DIME ve seyreltilmiş uranyum gibi uluslararası yasak silahları kullandılar. Bu uluslararası doktorlar, görgü şahitleri ve askeri uzmanlar tarafından da doğrulandı. İsrail askerleri, Gazze’yi terk ederler umuduyla insanların kalbine korku salmak için kurbanlarının uzuvlarını parçaladı. İsrail askerleri birçok aileyi bir binaya toplayarak onları önce insan kalkanı olarak kullandı daha sonra da üzerlerine bombalar yağdırdı. Özellikle çocukları doğrudan ve yakın mesafeden vurdular. Birçok kez vurulan çocukların bedenleri bulundu. 12 yaşındaki bir kızın bedeninden 18 kurşun çıktı. 2 yaşındaki kız kardeşininkindense 12.

İsrail askerleri Filistinli aileleri yok etti. El-Samuni ailesi 11 üyesini, Ebu-Ayşe ailesi 7, Batran ailesi 6, el-Rayyan ailesi 15 ve el-Baluşa ailesi 5 üyesini yitirdi. Burada sayılamayacak kadar çok aile ya katledildi ya da fosfor bombalarıyla yakıldı. İsrail ordusu ayrım gözetmeden kitle katliamı yürütüyor. 1987-1993 arasındaki ilk intifadada bin 162 Filistinliyi katlettiler. 2001-2006 arasındaki ikinci intifadada 5 bin 500 Filistinliyi öldürdüler. Şimdi bu 3 haftalık kısa sürede bin 350 Filistinlinin canisi oldular.

Gazze şehrine bırakılan sivilleri kemiklerine kadar yakan, evleri ve binaları kül eden tonlarca fosfor bombasıyla bu katliam bir soykırımdır. Bu İsrail Savunma Bakan Yardımcısı Matan Vilnai’nin Filistinlileri tehdit ettiği soykırımdır: “Kassam’lar arttıkça ve roketler daha uzun menzile sahip oldukça, kendimizi korumak için tüm gücümüzü kullanacağımız için üzerlerine daha büyük bir shoah (soykırım) getirecekler”.

Herhangi biri bir soykırımın kurbanları olduğunu söyleyen bir grup insanın başka bir ulusa nasıl soykırım yapabileceğini merak etmeden duramaz. Filistinliler dahil tüm Araplar bu Siyonist Yahudilere birlikte yaşama, barış ve güvenlik için birçok anlaşma önermesine rağmen bu Yahudi soykırım ruhunu besleyen, sürdüren ve yoğunlaştıran şey nedir? Cevap medya aracılığıyla alimlerinin sözleri ve Hahamlarının öğretileriyle geliyor.

Uzun zaman önce kurulan Tsomet Dini Enstitüsü Direktörü Haham Yisrael Rosen, “Tüm Filistinliler öldürülmeli. Erkekleri, kadınları, bebekler ve hatta hayvanları” diye bağırıyordu. Filistinlilerin, Kudüs’e giderken Musa tarafından yönetilen İsrail kabilelerine saldıran Amalek’ler gibi olduğunu yazdı. Tanrı’nın Eski Ahit’e bir kanun göndererek Yahudilerin Amalek’leri öldürmesini emrettiğini ve bu kanunun Yahudi içtihadında bilindiğini söyledi.

Eski Ahit’te şöyle yazar: “Amalek’leri baştan sona yok edin. Öldürün onları ve mallarını yağmalayın. Merhamet göstermeyin. Ara vermeden öldürün, birbirleri ardına. Ne çocuk, ne bitki ne de ağaç bırakın. Develerinden eşeklerine tüm hayvanlarını öldürün”. Rosen, Amelek’lerin özel bir ırk olmadığını Yahudilerden nefret eden ve karşı duran Hıristiyan ve Müslüman herkesi içerdiğini söyledi.

Birçok önde gelen İsrailli haham Rosen’in görüşlerini destekliyor. İsrail’in önceki Sefarad Şefi Haham Mordechai Eliyahu Gazze’de yaygı bombardımanı kullanımını savunarak, “Gazze’deki büyük askeri saldırı sırasında ayrım gözetmeden sivillerin öldürülmesini engelleyen kesinlikle ahlaki bir mani yoktur” dedi. (Jerusalem Post 30 Mayıs 2007). Oğlu Haham Shmuel Eliyahu babasının soykırım çağrısını artırarak, “Eğer 100’ünü öldürdükten sonra durmazlarsa 1000 tanesini öldürmeliyiz, yine durmazlarsa 10 binini hatta milyonunu yok etmeliyiz” diye konuştu.

Birçok Haham Gazze’deki Filistinlilerin masum siviller olmadığını ve savaş zamanında İsraillilerin savaştıklarının bireyler değil uluslar olduğunu savundu. (Hitler tüm Avrupalı Yahudiler zulmederek bu Talmut öğretisini benimsemiş görünüyor).

İsrailli eğitmeler, alimler ve politikacılar açıkça Filistinlilerin imhasın savunur. Hukuk alimi Nachum Rakover’ın görüşü: “Katillere oy verdiler ve onları bizi öldürmeye yolladılar. Onlara (siviller) masum demek trajik bir komedidir… Siviller katillerin ortaklarıdır”. Ortodoks Shas partisinin İsrailli yetkili Eli Yeshai, “Düşmanın imhası eski Ahit’te onaylanmıştı” dedi. Diğer birçok siyasi de “Gazze’yi dünya üzerinden silme” ve “orada hareket eden her şeyi öldürme” çağrısı yaptılar. Sağcı İsrailli politikacı Avigdor Lieberman, İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atom bombası atan ABD örneğini izleyerek Gazze’ye nükleer saldırı önerdi.

“İmha ideolojisi” hiçbir şekilde İsrail’de biz azınlık görüşü değildir. Batı’daki (ABD) Yahudiler olduğu kadar tüm İsrail Yahudileri tarafından da benimsenir. Yaygın yaklaşım: “Kitab-ı Mukaddes zamanında Tanrı’nın bize soykırım emretmesi doğruysa, neden bizim şimdi yapmamız doğru olmasın ki? Tanrı fikrini mi değiştirdi?”

İsrail medyası aracılığıyla hahamları ve alimleri tarafından İsrailli Yahudilerin imha ideolojisiyle nasıl beyinlerin yıkandığını ve aşılandığını izleyin ve görün. 11 Ocak 2009’da New York City’de bu ideolojiyi anlatan Ortodoks Yahudi Chabad-Lubavitch’ in videosuna bakın.

İsrail sözcüsü Nachman Abramovic Filistinli çocukları şu şekilde şeytanlaştırdı: “Size genç görünebilirler anca bu insanlar kalplerinde teröristtir. Onların aldatıcı masum yüzlerine bakmayın, her birinin kalbindeki şeytanı düşünmeye çalışın… Eğer onların büyümelerine izin verirsek bu insanların şeytani teröristler olacağından tamamıyla eminim… Çocuklarınızı öldürmek için büyümelerine izin mi verirdiniz yoksa şimdi mi işlerinizi bitirirdiniz? Bizler insan hayvanlarını öldürüyoruz ve bunu özür dilemeden yapıyoruz. Ayrıca Batı’da bize insan hayvanlarını öldürmek için ders verebilecek konumda kim olabilir ki? Nihayetinde kimin elleri temiz ki?”.

Abromovic’in bahsettiği insan hayvanı Yahudilerin Tanrı’nın seçilmiş insanları olduğunu dair Yahudi inancına atıfta bulunur. Diğerleri (Yahudi olmayanlar, Goyim’ler ve Gentile’ler), elit ve safkan Yahudilere hizmet etmek için insan bedenlerinde vücut bulmuş hayvan ruhlarıdır. Bir insan hayvanını öldürmek geyik ya da kuş avlamak gibi bir spordur.